Sanat mı? Zanaat mı?

Kavramların süreçleri ile birlikte bütünsel bir anlam ifade ettiklerini artık biliyoruz. Konumuzu genişletmeye devam edelim:

Art, arte, ars= Ad ve ön ad (sıfat) olarak Türkçe’de sanat anlamında kullanılıyor.

Craft, trade, prefession sözcükleri de sanat anlamında kullanılabiliyor.

Yani bizim sanat kavramımızın dilden dile çevirisinde birçok karşılık bulabiliyoruz. Daha da ötesi sanat kavramı da bir devşirme dilimiz için:

Sanat, şanat, şan’a,şn= İmalat, hüner, işçilik, ustalık anlamında bir Arapça isim.

Yine tek bir kavram birçok durum, olay ve olguyu anlatmak için kullanılmış. Bir süreci olduğunu gözlemliyoruz. Ancak bir karmaşa oluşuyor sanki.

Lakin Greek (Antik Yunan) dili ve sanat kavramının bu dilde kullanımı için bir parantez açabiliriz:

Antik Yunan dilinde karşılığı Tekhni-e (τέχνη) olan sanat kavramı öncesinde eylem de bulunulan ve hünerlik gösterilen her durum için kullanılırken; bir zaman sonra o ünlü Antik Mısır geleneğini taşıyan sophoslar (bilge) düşünsel anlamda niteliksel bir ayrım getiriyorlar kavramımıza:

Prattein- Prak- Prag ve Poiein- Poie ayrımı.

Prattein eylemek demek, poiein de eylemek, eylemde bulunmak demek.

Şöyle soruyorlar bu ayrımı yapmadan önce:

“Bir marangoz ile Homeros, Sophakles gibi dramatik- epik oyun yaratıcıları aynı nitelikte eylemlerde mi bulunuyorlar?”

“Yaptıkları iş aynı kategoride ifade edilebilir mi?”

“Tabii ki hayır” diyorlar ayrımı açıklayabilmek için:

Karşılığı duyumsanabilir düzeyde; yani pratik olarak alınan, karşılığı için yapılan eylem ile karşılığı tinsel düzeyde alındığı düşünülen ve direkt olarak pratik bir karşılık beklenilmeden yapılan eylemler birbirinden farklıdır.

“Yani oturmak için yapılan ve üzerine oturulacak olan bir sandalyenin yapımı ile tam olarak ifade edilebilen bir amaç (gaye, erek) sahibi olmayan bir Apollon heykeli aynı nitelikte değildir”, diyorlar.

Öyle midir?

İnternete girmek, mesajlaşmak veya telefon açmak için icat edilen bir cep telefonu ile bir film aynı kategorideki yaratıcı eylemin sonuçları mıdır?

Düşünün ki bir yönetmen filminde bir asansör tasarlamış ve siz bir mühendis olarak o asansör tasarımdan yola çıkarak gerçekte (reel) bir asansör yapmak istiyorsunuz. Lakin filmdeki asansörün film içi karakterleri problem yaşamadan asansöre on kişi binebilirken siz on kişilik bir taşıma aracı için tasarımın bazı ayarlarında değişikler yapıyorsunuz. O tasarım gerçek hayatta işinize yaramıyor.

Siz maddi ve manevi emek harcayıp yeni bir asansör yaratmış olsanız; o asansörün hiç kimse tarafından kullanılmadan bir film gibi müzenin birinde seyirlik olarak sergilenmesini ister misiniz?

İcat ettiğiniz asansörün maddi olarak size ve firmanıza hiçbir karşılık getirmeyeceğini kabul edip, tinsel anlamda ulaştığınız zevkin (haz) yeterli olacağını düşünür müsünüz?

Asansör ve film karşılaştırması çok keskin yüzeyleri olan bir örnek. Hızlıca bir cevap bulmak kolay olabilir. Peki ya konuyu ve doğal olarak sorumuzu daha da inceltirsek, soruyu daha acımasız hale getirirsek ne diyebiliriz:

Seyirciyi güldürmek ve ağlatmak için yapılan gayesi belli bir film hangi kategoriye girecektir?

Amaç belli, seyircinin gülmesi adına, seyirci güldürmek için yapıyorsunuz bu filmi. Belki seyirciyi güldürmek için birçok yenilikçi düşüncenizden vazgeçiyorsunuz.

Bu hangi türde bir eylem, prattein mi, poiein mi?

Bir asansör mü bu izlence, yoksa bir film mi?

İnsandan Bağımsız Olarak Sinema

Herhangi bir eylem hiçbir karşılık beklemeden yapılabilir mi? Eğer ki böyle bir eylemin bulunduğu, söz konusu olabileceği kabul edilirse o zaman direkt olarak hiçbir amacı olduğunu söyleyemeyeceğimiz bir film (sanat eseri) de varolabilecektir.

İki ucu da elle tutulamayacak bir değnek bu anlayacağınız.

Birçok seyirciyi kaybedeceğini bilerek film yapan bir yönetmenin esas amacı, gayesi nedir? Bir gayesi var mıdır bu yönetmenin?

Yani film izleyen, istatistik verisi birçok seyirci bu filmi izlemeyecek.

Biliniyor.

Seyirciyi ağlatmak veya güldürmek, seyirciye bir şeyler öğretmek, ya da bir tarihi durumun vahimiyetini anlatmak gibi bir derdi de yok filmin.

Bu ağlatmak ve güldürmek için film yapan yönetmenle, amaçsız film yapan yönetmenin arasında niteliksel bir ayrım yapılabilir mi? Yapılırsa hangi ilkeye bağlı yapılacak ve kim bu ayrımı yapabilecek?

İşin zor kısmı doğru soruları sormak olsa da, şu ana kadar sorduğumuz sorulara bir şekilde cevap verilebilir. Herhangi bir bilim dalından yardım alarak belirli cevaplar verilebilir.

Ama ben daha derin bir cevap bulmak istiyorum bu soruya.

Hepimiz ortalama seyirci kitlesinin filmini izleyip izlememesiyle ilgilenmeyen yönetmenler ve seyirci, okuyucu, alıcı endişesi olmayan sanatçılar tanıyoruz. (Bergman, Tarkovski, Bela Tarr, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Van Gogh, Rembrand, vb…) ( Örnekler filozof ve bilim insanlarıyla da genişletilebilir.)

Birçok seyirci tarafından eleştirilen filmler ya da eserler yapıyorlar bu adamlar.

Yazımın amacı ve cevabım işte buradan sonra kendini gösteriyor:

Sezgisel olarak, sanki içgüdüsel (motiv- motivasyon) bir istenç (irade), bir kuvvet bu adamları alacakları büyük tepkiye rağmen bu eserleri yapmaya yönlendiriyor.

“Böyle yapmak zorundayım. Başka bir şey yapamam. Elimden bir şey gelmiyor” gibi cümleler dökülüyor ağızlarından. (Bazen yaptıklarını net bir şekilde açıklayanlar da olabiliyor. Ör: Tarkovski)

Peki biz bu sezgisel açıklamaya dayalı eylemi, bilinçli bir düşünsel etkinliğe, bir dizgeye (sistem) bir genel ilkeye oturtabilir miyiz?

“Sanat için sanat” lakırdısını aklın sınırlarının içine alabilir miyiz, işte ben bununla ilgileniyorum.

Yani bu koca sezgisel (Bergson- Zeka ile İçgüdünün Bireşimi: Deha) alanı kavramlara döküp bir küçük manifesto oluşturabilir miyiz?

Deneyelim:

Bu konuda zihinsel (spekülatif) felsefeye değil de Prima Filosofya’ya başvuracağım. Kant’ın anlak (zeka, intelect) ve us (akıl, ratio) ayrımında us kavramına yüklediği anlamı devşireceğim bir nevi.

Ne demişti Kant:

Us (akıl), anlağın(zeka) aracı olan kavramları bir ilkeye (ide) bağlı olarak kendinde toplayan yetidir.

Kadim Bilgelik- Prima Philosophia- İlm’i Ledun

Salt zihinsel işleve (anlak- anlık alır) bağlı filozofun sorunu; kavramların derinliklerine daldığı yolculukta gayesiz (niyetli eylem) kalması ve sonuç itibariyle tinsel alanda muhattap olduğu sonuçları kendi üzerinde okuyamamasıdır.

Örneğin: Sigmund Freud, savunma mekanizmaları kategorisinde “simgeleştirme” adında bir başlık kullanır.

Annesi çok katı kuralcı ve despot olan bir hastanın evlendikten sonra yeni evine aldığı paspastaki papatyalar bilindışı bir öğe olarak farkında olmadan hasta tarafından seçilmiştir. Çünkü hastanın annesi bir papatya bağımlısıdır ve hastanın erken (bebeklik, çocukluk, gençlik) dönemde yaşadığı evi tamamiyle papatya simgeleri ile dolu bir eve çevirmiştir.

Freud’un kendisi ya da Freudyen bir psikiyatr bu hastanın papatya simgesiyle annesini imlediğini ve her eve girdiğinde annesinin despotluğunu (annesini) ayakları altına aldığını söyleyecektir.

Salt zihne dayalı felsefe ve bunun örnek uygulayıcısı Freud’un kendisi ve düşünsel yapısı işte burada bir hata verir:

Freud, pipo bağımlısıdır, bu yüzden acılı ameliyatlar geçirmiştir ve pipo Freudyen bir psikoloğa göre “erkek organ (penis)” simgesidir. Freud’u psikanalize sokan herhangi bir Freudyen psikolog Freud’un Odip dönemde saplanmış bir enerji (libidal) vakası olduğunu söyleyecektir.

Lakin Freud kendisine bu konu hatırlatıldığında “Pipo bazen yanlızca bir pipodur” demiştir.

Ya da Carl Jung kendi öğretisinde metafizik öğeleri konu alan bir aykırı psikologtur. Vatikan Katolik Kilisesini birçok kez görmeye niyetlenmesine rağmen her seferinde kendine bir bahane uydudurarak yarı yoldan dönmüş ve çoğu kez nevrotik hareketlere bağlı olarak seyahatini iptal etmiştir.

Yani nasıl olur da kişi kavramsal olarak ayırt edebildiği bir olguyu kendi hayatında problemsiz bir şekilde uygulayamamakta ve nevrotik, patalojik problemler yaşamaktadır.

Kadim Bilgelik bu tür anlık- alır bir bilgiyi eksik bilgi olarak tanımlar.

Antik Yunan dönemindeki sophos (bilge) ile sofistin ve günümüz filozofunun ayrılma noktası da burada yatmaktadır.

Kişi ilm’el yakin (ilimle yakınlık, bühran yoluyla ayrım) yapmış ama gündelik hayatta bu olgunun uygulamasına (ariflik, ayn’el yakin=şeylerin kendisindeki ilmi) vakıf olamamıştır.

Peki. Bu bilgi ne işimize yarar?

Acaba gündelik hayatta (reel), yani yaşadığımız yaşam içinde prattein (pratik) ve poiein (sanatsal) eylemlerin de uygulanabileceği farklı alanlar olabilir mi?

Film yapımı ile uğraşan kişi sanat eseri ortaya koyabilmek için, hem film yapma pratiğini hem de pratiğin kendisi (benlik- nefs- ego) üzerindeki etkisini bilmek zorunda mıdır?

Film yapımı bir mesleki yetenek, film yapma eylemi de bir ideye (ilkeye) bağlı olarak sanat eylemi (poiein) ise o zaman kişinin mesleki yeteneği kendi benliği vasıtasıyla ele alınmalıdır.

Yoksa Freud’un bilgisi ve kendisindeki gibi bir çelişki ortaya çıkmaz mı? (Entelektüel Kişilik)

Ayrıca film tekniği (meslek) kişinin ben durumuyla ilgili değil midir? Ben durumu kişinin mesleki yetkinliğini (erdem-arete) de etkilemez mi?

Yani Freud bir psi- logik (ruh bilim) tedavi uzmanı olarak kendisini (psişe) psikanaliz altına aldırabilecek kadar cesaretli, olgun, kendinden emin olmak zorunda değil midir?

Freud kendinden daha sağlıklı bir hastasına ( denek oluyor bu durumda) nasıl yardımcı olacaktır, kendi hastalığı olan patalojik durumunu hastasına yansıtarak (yansıtma- karşıt tepki geliştirme- savunma mekanizması) onu da hasta etmeyecek midir, ya da deneği hiçbir şeyi yokken hasta olarak addetmeyecek midir?

Sorular çoğaldıkça coğalıyor.

YANLIŞ OKUNAN BİLGELİK

Hızlıca bir feedback (geri besleme) ile günümüzde Prattein ve Poiein ayrımının neredeyse hiç yapılmadığı ekollerin yuvası olan Amerika ve Avrupa’ya bir göz atalım. Bu adamlar kültürel ve tabii uygarlık seviyesi (batı) olarak ne tür bir kavramsal geçmişe sahipler, bakalım.

Antik Mısır> Grek( Antik Yunan)> Roma >İspanya> İngiltere> Fransa->Amerika

Antik Mısır nereden geldi?

İlk doğa filozofu Thales.

Felsefenin Helen (Antik Yunan) uygarlığında gelişimini sağlayan kişiler kim:

Pythagoras, Solon, Thales ve Orpheus (Finikeli)

Pytha- go-ra = İlk Mısır Tanrısı Pytha- Pi sayısının simgesi Py ve Mısır Dilinde (Hiyeroglif) Nur, Tanrı anlamında Ra’nın birleşimi.

Aristo ve hocalarına (Sokrates, Platon) temel teşkil eden düşünce yapısını kuran kişiler bu adamlar. Bu dört güzel adam Mısır Hermetik geleneğine bağlı Menfis (Kral Menes’in kurduğu- Aynı Hz. Musa (Hozarsif) gibi) ve Thebes Mabetlerinde eğitim (ezoterik) almışlar. (Bilim Tarihi)

Pythagoras; bir matematikçi, sayı bilimcisi ve aynı zamanda bir mistik. Ayinlere benzer karma (kadın ve erkek) dans törenleri yaptırdığı ve dinsel sapıklık ithafı yüzünden yakılıyor.

Orpheus; Delphi tapınağın baş rahibi. (Finike dilinde Aur-Rafae= Nur ile Şifa Veren Demek)

Solon hukukçu ve mistik.

Thales matematikçi ve mistik.

Bu adamlar mesleki anlamda oluşturdukları başarıyı mistik uygulamaları ile yayıyor ve onu koruyorlar.

Fark ettiniz mi?

Prattein (pratik) olarak matematikçi veya hukuk uzmanı (etik), poiein(sanatsal) olarak da mistik, üstad, bilge, usta, mürşid bu adamlar.

Poiein olarak ayrılan bu eylemleri prattein olarak yaptıkları mesleklerine yansıyor. Onu genişletiyor ve hatta onunla bir oluyor.

Ezetorik ve Sanskrit eğitimden başarıyla geçmiş bütün bilgelerin öğretileri tek bir noktada toplanıyor: Bilge öğretinin kendisi. Bilge bütünsel yapısıyla bir öğreti. Bilge kişi prattein ve poiein’in bireşimsel bir örneği.

Antik Mısır’dan Antik Yunan’a geçen bu öğreti bir dönem sonra düşünsel alanda gelişme sağlayan Helen topluluğunun içinde felsefi bir ayrıma uğruyor.

Ve sonuç ortaya çıkıyor:

Kişinin benliğiyle bağlantılı olmasına (niteliksel bir değişim- kuantum sıçraması) gerek olmayan pratik eylem prattein,

Kişinin benliğiyle alakalı, benliğine bağlı, benliğinde değişim gösteren poiein eylemi.

İşte biz sanat için sanat derken bu poiein kavramından bahsediyoruz.

Saltık İlkesi İnsan Olan Sinema

Yazımıza konu olacak ayrımı yaptığımız Kadim Bilgelik iki temel ilkeye dayalı.

Özgür İnsan (Prattein)  ve Gayeye Bağlı İnsan (Poiein).

Bu bütünlüklü iki düstur birbiriyle eytişimli (diyalektik) olarak bağlantılı.

Özgür insan; bir gayeye ( ilke) bağlı olarak hareket eden insandır.

Gayesine bağlı olan insan, özgürdür.

Tarkovski: “İlkelerine bir kez olsun ihanet eden insan, hayat ile olan saf ilişkisini yitirir. Bir insanın kendine karşı hile yapması, onun, filminden, hayatından, her şeyinden vazgeçmesi demektir.”

Amacımız sanat (poiein) ve zanaat (prattein) eylemlerini ayırmak olduğuna göre son cümlelerimizde şunu söyleyebiliriz:

Bir sanat eseri; yönetmeninin ne kadar özgür olduğuna ve doğal olarak özgür istenciyle (irade) bağlı olduğu gayesine (ilkesine) göre nitelik kazanmaktadır.

Peki mesleki anlamda nasıl özgür olunabilir. Hep söylediğimiz gibi:

Sanatın kavramsal geçmişine karşı bilinçli olunarak,

Sinemanın kavramsal geçmişine karşı bilinçli olunarak;

Pratik bilginin kavramsal bilgiyle bireşiminin özümsenmesi sağlanarak,

Kendinden önceki akım, ekol oluşturmuş oluşumlar gözlemlenerek,

Farkında olmadan yerleşmiş pratik alışkanlıklar (kamera hareketi, mimik, jest, diyalog, monolog) bilinçli eylemler haline getirilerek, diyebiliriz.

Kişinin özgür, özgün ve olgun insan olmayı gaye edinmesi ve bunu pratik düzeyde gerçek hayata uygulaması onu sanat eylemlerine doğru götürecektir.

Gayesi olgun insan (insan’ı kamil) olmayan, gayesinde insan, gayesinde kendisini tanımak, bulmak, keşfetmek, yaşamak bulunmayan bir ilkesel düşünce kişiyi sanat eyleminden uzaklaştıracaktır.

Gayesi “Olgun insan olmak” olan eylem poiein (ideal (düşünsel)) kavramının gerçek tanımıdır. (Terk-i Ukba= Amaçsız etkinliktir için geçerlidir, gayeli eylem için değil)

Yönetmen kişi; olgun insan (kamil insan) olmaya yönelik eylemlerde bulunmaya devam ettikçe, kendinden önceki olgun insan olma gayesiyle yola çıkmış ilkesine bağlı sanatçı ve sinemacıları tanıyacak ve birbiriyle olan farklılıklarını bilmeye başlayacaktır.

Tarkovski ve Bela Tarr’ın farkını,

Jean Luc Godard ile Vittoria De Sica’nın farkını,

Darren Aronofsky ile Christopher Nolan’ın farkını,

Luis Bunuel ile Bernardo Bertolucci’nin farkını,

Semih Kaplanoğlu ile Nuri Bilge Ceylan’ın farkını, bilecektir.

Bu farkları bilmekle kalmacayak, bu farkların farkında olarak; önemli sinemacıların kendine has davranışlarını terkederek, kendi özgün eserlerini ortaya koyacaktır.

Aynı Muhyiddin İbn’i Arabi’nin kendinden önceki alim ( bilgin, bildiğini bilen), arif (irfanı olan, kendini bilen), mürşid (irşat eden) ve hocaların ayrımını yapması gibi.

Ya da yine Kant’ın dediği gibi:

” Bir filozof kendinden önceki filozofun kendisini onun kendisini tanıdığından daha iyi tanıyabilir”

Bu bilim, bir kavrama işidir, bilmeye dayalıdır, hissetmek ve sezmek ile ilgili değildir.

Sinemanın kavranmasında yalana yer yoktur.

Şimdi Türkiyedeki durumlara doğru kayabiliriz…

MEHMET EMİN YILDIRIM

23.08.2013

Reklamlar