Etiketler

Siyah beyaz bir filmde, bir grafik eserinin temel parçacıkları olan noktalar arasındaki ton (ışık şiddeti) farklılıklarını öne çıkartmak amaçlı; yönetmen tarafından uygulanmış, bilinçli bir eylemle karşılaşırız. Seyirci eğer filmin diyalog ekseni içinde kendini kaybederse, gözlerini dikkatsizce kadraj içinde bulduğu renkli bir nesneye kaydırır. Filmin öyküsü, seyircinin ilgisini çekmezse; renklerle bezenmiş manzara seyirciye filmden kopmak için bir bahane sunar. Filmin biçimsel yapısı, içerisindeki kamera hareketleri veya filmin anlatım dinamiği seyirci tarafından ilgiyle karşılanmazsa, seyirci izlemek zorunda kaldığı bu filmin renklerine, elle tutulabilir nesnelerine bakınmak ile yetinir. “Güzel fotoğraf kareleri gördüm, güzel manzaralarla ekranı doldurmuş yönetmen” gibi cümleler sarfeder. Bunca sebep yüzünden; bir filmi siyah beyaz çekmek, çok özelde; seyircinin ilgisini dağıtacak birçok kadraj ögesini en baştan dışlamaktadır. Siyah beyaz çekimlerde seyirci algısı, anlatımın görsel fikirlerine, kamera hareketlerinin ritmik diline ve doğal olarak da yönetmenin işaret ettiği enstantenelere kaymaktadır. Bu seçim çok derininde, birçok seyirciyi kaybetmek, birçok küfür yemek sonuçlu olacak, minimal bir film yönetmeni için delikanlıca bir tercih olarak algılanacaktır. Önemli yönetmenler bu derin ayrıntıyı kavramışlardır. Bela Tarr’ı bu dürüst tercihinden dolayı kutluyorum… Neyse; Werckmeister’ın 7 notaya eklediği ara tonlar (diyez) insanın Tanrı gibi olma, her bilinmezi bilindik hale getirme, her doğa gücünü teknolojik olarak benzetme ideallerinin bir örneği olarak tanımlanmış filmde. İnsanoğlu saflığını, müziğin o özgün armonisini zihinsel amaçları uğruna es geçmekte şu aralar. Hissiyatını, sezgilerini zihinsel işlemleri (akıl) ile özdeşleştirmeye çalışmakta. Mükemmeliyetçi tavırlar, idealize edilmiş toplumsal hareketler, çevresini saf bir hayranlıkla izlemesi gereken insanı kapana sıkıştırmakta. Bir güzelim dev balina, anarşik bir toplum hareketi için araç olarak kullanılmakta. Sana ne oldu insan! Ne oldu o büyük ihtişama saf bir çocuk gibi bakan gözlerine. Ne oldu da dünyayı kurtarmak uğruna dünyandan vazgeçiyorsun… Bela Tarr’ın Janos’u, Andrei Tarkovski’nin Stalker’ı gibi. O saf, hiçbir bilgiyle kirletilmiş saf zihin. Balinanın; Tanrısallığın kendi büyük gücünü ifade ettiği “dil” olduğunun farkında olan temiz adam. Şimdilerde ne oldu bu adamlara, kayıp mı oldular. Ne oldu bu adam gibi doğaya bakmak zorunda olan koca sanatçılara, estetik yorumlar içerisinde kendilerini mi kaybettiler! İşte bu adamlar kaybolursa, işte insanlık kendini unutursa, Prens Güneşin önüne geçer ve büyük bir akıl tutulması yaratır. Umutsuzluk oluşturur… Peki ya hiç mi umut yok sizce? Siyasi amaçlar dışında, bir araç olması dışında, saf bir çocuğun tanımlamakta zorluk çektiği gibi bakamayacak mıyız o güzel balinanın güzelim gözlerine. Güneş ışınları ulaşamayacak mı yeniden ellerimize. Hayır, kesinlikle hayır. Yaptıklarımızdan ders alacağız ve o eski saf akortlu müziklerimize geri döneceğiz. Güneş yeniden Ay’ın baskısından kurtulacak ve ışınlarını bizlere ulaştıracak. Değil mi Bela Tarr? Dediğin gibi halen umut var değil mi…

Reklamlar