KÖK ARAYIŞI

İlk önce her zamanki gibi; etimolojik kökenlerden başlayacağız.

Ög (Ögsüz- Annesiz) kelimesi Eski Türkçe’de, ana kelimesi Proto Türkçe’de, anne kelimesi de Yeni Türkçe’de; yazı başlığında kullandığımız “Anne” kelimesinin evrimini gösteriyor diyebiliriz…

“Anne” kavramını; anlam düzeyinde bir problem yaşamadan kullanabiliriz yani…

Anne; annelik- yaratıcılık yapabilecek fiziksel, psikolojik şartları yerine getirmiş parçacık (doğal süreç), yani anneliğin maddeye (vücud) büründüğü kişilik. Yalnız ben bu lafzımda Ural- Altay dil kökenli Türkçemizin tam olarak karşılayamadığı bir annelikten bahsedeceğim.

İbrani Diller (Hami- Sami Dil Ailesi- Semiyetik) bu annelik betimlemesi için “Rahim” kelimesinden yön alırlar. Rahim kavramı; bir hal’in aktarımıdır ve yalnızca bedeni şartları yerine getirmiş bir kadın (insan) cinsinden bahsetmez. Rahim kavramı; yaratıcı, ibda (sıfırdan oluşturan) edici, bilinçli bir döllenme oluşturucu ve bunu dışsallaştırıcı bir anlam bütünlüğünü ifade eder.

Yani annelik derken ben; bilinçli bir eylemden bahsediyorum. Bir kadın cinsinin yumurtasının; erkek cinsinin spermiyle bilinçsizce döllenmesinden (zigot) bahsetmiyorum.

Yaratıcı bir eylem söz konusudur burada…

İkinci olarak; eylem, aktivite, fiil kavramlarına göz atmamız gerekiyor. Çünkü bir oluşun, o oluşu oluşturan beden- zihin- kalp (duygu) bütünlüğü tarafından bilinçli mi, bilinçsiz mi ortaya koyulduğuna göz atmamız gerekiyor.

Bu durumda kullandığımız yazı dili Türkçe; eylem kelimesiyle bilinçlilikten, aktivite kelimesiyle enerjinin harcanması amaçlı bir zihinsel bilinçsizlikten, fiil kelimesiyle de yalnızca bir olgu (olaylar bütünlüğü) olarak, bilinçli ya da bilinçsiz bir olayın başka bir algı tarafından kategorize edilmesinden bahsediyor.

Yine yani; bilinçli bir fiilden bahsediliyorsa, bu betimleme ancak eylem kelimesi kullanılarak anlatılmalıdır.

Bilinç kelimesi de eylemin, insanın; bedensel- zihinsel ve kalpsel (duygusal) bütünlüğünden çıkmış, dikkatle donatılmış bir fiil olduğundan bahsediyor…

Malumunuz; Hint- Avrupa dil kökenli (Latin, German, vs) aileler; bilimin, bilmenin ve nesnel gerçekliğin dilleridir. Bilinç kelimesi bizim dilimize evrensel bilim dili kabul edilen (ingilizce= consciousness) üzerinden devşirildiği için bu kelimenin içinde bulundurduğu anlamın kapasitesi, yanlışlıkla! analitik zihin (mantık- Newton) tarafından kısıtlanabilir.

İbrani Diller (Sanskrit) kişinin bütünlüklü (beden-duygu- zihin) olarak kendini anlatmasına dayalı (öznel gerçeklik) bir aile olduğu için, bilinç yerine şuur kelimesini kullanırlar.

Şuurlu kişilik, kendinden çıkan her fiilin bilinçli olmasını ve bu bilinçliliğin tüm insani hal (durum değil) üzerinde taşınmasını ifade eder.

Bilinç farkında olunan bir fiilden, şuur kelimesi ise farkındalığın (seksiz şüphesiz bilinç) insandaki bütünlüklü halinden bahsetmektedir.

Şuur; seksiz şüphesiz bilinçlilik halidir diyelebiliriz.

Evet şimdi biraz kavramlarımız üzerinden konumuzu açalım:

DÜŞÜNME

Düş; maddi bir varlığı olmayan (nesnel gerçeklik) bir olasılık dalgasından (süreç) bahseder.

“İnsan; düşünen bir varlıktır” denir. Peki biz düşünürken nasıl bir zeminde bulunmaktayız!

Kendimizi dış düzlemde salt bir enerji olarak görelim. (Zaten öyleyiz- E=mcc) Bu enerji, her enerji gibi kendini belirlenemeyen bir olasılık bütünlüğü içerisinde (olasılık fonksiyonu) dışarı vurmak niyetindedir. (Gaye (niyet), amaç değil.)

Dışsallaşmak isteyen bu enerji, kendini ilk önce beden (dağ-taş) olarak ifade eder. (Evrim) Sonrasında bu enerji, maddi düzlem dışına çıkabildiği anda (Neokorteks (Zihin Oluşumu)) kendini bu alanda da ortaya koymak niyetine sahip olur. Çünkü akış yolu açılmıştır…

Yani evrimsel- fizyolojik açıdan önce bedenen ve sonra zihinen bu enerjininin dışsallaştırıldığını (bir nevi aktarım) görebiliriz.

İşte düş- ünme de bu enerjinin dışşallaştırılması (zihinsel olarak) için bir aracıdır. Siz düşünerek salt enerji olan kendi iç ve dış yapınızı (kuvantlar halinde- kesik kesik) dışsallaştırırsınız.

Yine yani; bedenin çok enerji harcamadığı oturma pozisyonunda zihin sizin enerjinizi harcar (sizi harcar) ve onu düşünceye dönüştürür. (Platon- İdea)

Burda bir nokta var:

Düşünce; bedenin bir hareketle (topa vurmak) enerji harcaması gibi bir enerji harcama yöntemidir. Biz zaten enerjinin saf bir sabitlik olmadığını kuvantum fiziğinden çıkarsayımla kavradığımız için enerji harcanımının da hem zihinsel, hem bedensel olarak sabit bir akışla değil, kesikli kesikli olduğunu biliyoruz.

İşte bu kesikli hal (süreç) düşünmenin harcadığı enerjiye dönüşen düşüncenin de hareketli bir yapıda olduğunu savlamaktadır.( Başka türlü bir eylemsizlik söz konusu değildir.)

Düşünce hareketlidir. Düşünceler de harekettir…

Peki.

Düşünce kendini nasıl dışsallaştırır. Düşünme hali düşünceyi oluşturur ve düşünce de maddi bir düzleme inzal (indirgeme bir nevi) olmalıdır. Yani kuvantum olasılık dalga fonksiyonu çökertilmelidir, eğer bu olmazsa bir aktarım, iletişim; nesnesel anlamda sağlanamaz. (Evrenin maddi yani olmazdı, üzerinde konuşamazdık.)

İşte düşünmenin, düşüncesi kendini dil olarak maddileştirir. Enerji hareketli bir yapı halinde insanın sembol, ses, görsel dışşaltırılması olarak “dil”lenir.

Düşünmenin oluşumu düşünce ve kendisini dışsallaştırdığı “dil” daha farklı bir zihin (olasılık) tarafından incelendiğinde, o dil hem yazılan, kaydedilen (yazı, kamera kaydı) kendisini hem de düşünmenin düşüncesini içinde barındırmaktadır.

Sen dilin sadece maddi düzleminde kalırsan, yani onu sadece bir cansız durum olarak kabul edersen, onun üzerinden düşünme yapan bilince- şuura ulaşamazsın.

Çünkü; dil olarak ortaya koyulan maddi (parçacık) yapı, yine o dili oluşturan bilinç tarafından karşıya alınabilirse (anlayış) (ki yazı yazıldığında karşıya alınmıştır artık) işte o zaman o “dil”; o bilince ayna olacaktır.

Burada dil; onu kullanan bilinç tarafından doğurulmuştur, yaratılmıştır. Bu yaratı hem kendini, hem de onu eyleme dönüştüren bilinci içinde barındırır.

Aynen bir annenin doğum yapması gibidir bu. Anne, baba tarafından döllendiğinde belirli bir süreç içinde dünyaya gelen bebek, hem anneyi (anne-baba) hem de kendini içinde barındırmaktadır.

Ve şöyle bir bakış açısıyla;

Şuurlu bir varlık, bilinçli bir fiil olarak (eylem) bir dil (maddi oluşum, dışsallaştırma) ortaya koyarsa, siz o dilin yardımıyla o dilin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığa ulaşabilirsiniz.

Tanrı- tanrısallık geldi mi aklınıza!

Bütünlüğün (Tanrı- şuurlu bir varlık) dışsallaştırdığı insan (dil) kendi üzerinden hareketle (İqra- okuyarak yani) kendinin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığa ulaşabilir. (Nefsini bilen, rabbini bilir.)

Şimdi bir birey olarak sanatçıya bu noktadan hareketle bakalım:

Bütünlüğün dışsallaştırdığı insan, bir sanat oluşumu ortaya çıkarmaya çalıştığında kendini bir “dil” (tanrının dili) olarak kabul edip, kendine yönelirse (ayna), kendinden ortaya çıkan bu sanat eseri bütünlüğün dışarı vurduğu dilin başka bir sureti olur. (Vecd- suret, imge hakikatin süretidir.)

Yani Allah ismiyle anılan varlık; yarattığı dil ile (halifelik) dilin kendisine de bir yaratma potansiyeli verir; ve bu yaratılan dil, kendi yarattığı dil ile halifeliğini, tanrısallığını, esma potansiyelini ortaya koyar.

Tarkovski’nin bahsettiği “İlkelerini terkeden sanatçı” yarattığı dilin kendi üzerine dönmesini engelleyen sanatçıdır.

Bütünlük ve aşkınlığının (Allah, tanrısallık- Tarkovski’nin ağzıyla Tanrı) oluşumu insan (dil) kendini maddi bir varlık kabul edip (sadece parçacık) daha fazlası olmadığına kanaat getirirse, aynı yazımı okuyan adamın benim yazımda beni bulamaması gibi, ya da Çince bilmeyen bir adamın Çince yazıları es geçmesi gibi, ya da okuduklarını entelektüel düzeyinin üstüne çıkartamayanlar gibi (okuduklarını uygulamaya geçirip, kendindeki anlama açılmayan) kendi ilkesine, rabbine, halifeliğine, potansiyeline çomak sokar, şirke düşer ve doğal olarak kendini bilemez.

Yani kadın ve annelik konusuna geçmeden anlamamamız gereken en önemli nokta; insanın bir dil olduğudur ve aynen dil gibi, insanın hem kendi maddi varlığını (harf, kelime=beden) hem de kendini yaratan şuurlu varlığı kendi üzerine düşünme eylemiyle (zihni aşan- şuurlu bilinç) yakalayabileceğidir (Tadımlıktır- yemeğin hepsi değil)

O zaman şuurlu olan bir kadının doğurduğu çocuk üzerinden kendini seyretmesi, hem kendini hem de kendinin oluşumunu sağlayan şuurlu varlığı seyretmesi demektir.

Aslında seyreden ve seyredilen birdir. Ama anlatım (benim yazım) seyretme eylemini ikiye böler…

KADIN VE SİNEMA

Şimdi insan yukarıda bahsi geçen kesikli bir enerji birimi olmasını, kendini dışsallaştıran yaratıcı tarafından belirlenen iki cins ile ifade eder. Erkek ve kadın (Kavramsal basitlik)

Yine İbrani diller (Sanskrit- Doğu Uygarlığı) sadece bedensel farklılığı olmaması bakımından bu tümel- tikel ayrımını Rahman ve Rahim olan olarak kavramıştır.

Maddi düzleme ayak basan, (Alim sıfatı, ilminde) düşünmenin düşüncesi “dil” ifade biçiminin olasılıklarını kısıtlayarak, bir nevi farklılık yaratmak için dişil (yin, rahim, sağ) ve eril (rahman, yang, sol) olarak ifade edilmektedir.

Eril yan, yani bedensel anlamda erkek, kendisi gibi, kendi içinden bir örnek daha oluşturamaz. Evet bir “dil” (bebek) oluşumana katılır, lakin bu katılım dişil yan kadar bütünsel değildir.

Erkek, cinsel anlamda (kesikli enerjinin varoluş biçimi) pozitiftir. (Anot) Çok yoğun bir enerjiye sahiptir, lakin onu kadın gibi 28 günde bir dışlaştıramadığından, bilinçli dil yapısı olan bu enerji bu açıklığı bilinçli bir şekilde bedene yerleştirir.

Erkek; bedensel anlamda dışarı atamadığı bu enerji yüzünden fiziksel olarak kadından daha güçlü olmak zorundadır. Erkek; yaratıcı enerjiyi, kendi gibi bir varlık olarak dışarı atamadığından, bir sanat eseri ortaya koyarken, kendi gibi bir varlık ortaya koyabilen kadına öykünür.

Doğaldır, erkek, yoğun cinsel enerjisini ya bedene yapışarak (porn- grafi) ya da zihinsel bir aktivite- eyleme dönüştürerek harcamak zorundadır. Çünkü kadın gibi (ay döngüsü- ay hali- kamer) bir dışşallaştırma sürecine sahip değildir.

Erkek bu durumda Güneş gibi davranır. Yani ego kurmaya yönelir. Enerjisini (atamadığı fazlalık) egosunun üzerine yönlendirir. Toplumun arzularını yakalar ve kendi egosu üzerinden yönlendirerek aktiviteye- fiile saldırır.

Bilirsiniz ökült, hermenik, astrolojik gelenek Ay’ı duyguyla (med- cezir) güneşi de egoyla simgelemiştir.

Güneş gibi davranmaya çalışan erkek, yoğun enerjisini dışlaştırmak için, çok yoğun bedensel, zihinsel fiilleriyle mimari- teknik gelişim- egonun sanatı gibi alanlarda (dil) kadından çok daha fazla görünmek amacındadır. (Niyet değil)

“Tarihi erkekler oluşturur” yaklaşımı bu noktada incelemeye değerdir. Eğer siz “insan olan insanı” bir sanat eseri, bir teknik- duygusal yaratım süreci, bir matefiziksel deha olarak kabul etmezseniz, doğal olarak insanlık erkek enerjisiyle oluşturulur cümlesini kabul ederseniz.

Mankind…

Sanatçılar, bilim adamları, filozoflar, peygamberler neden çoğunlukla erkektir, şimdi anlaşılmış olmalıdır sanırım.

Kendi gibi bir kendi oluşturamayan erkek, kendi gibi bir kendi (yani bir nevi insan kopyalama) yapamadığı sürece tatmin olamaz, çünkü enerjisini atabileceği alanlar gittikçe daralmış ve ona sıkıntı vermeye başlamıştır.

Çok önceleri de söylediğim üzere; doğal bir süreç olmadan yapılan sanat eserleri (kurmaca) insanın kendi gibi şuurlu bir varlık oluşumunu sağlamasına kadar şiddetli bir arayış- buluş eylem- aktivite bütünlüğü ile devam edecektir. Çünkü dikkatle (bilinçli) incelendiğinde bu süreç, erkeğin genel anlamda içinde bulunduğu; kadınsal bir ay döngüsü benzeridir…

SANATÇI ANA

Daha önce birçok kez söylediğim üzere; sinema insanlık tarihinin kronolojik süreçleri içerisinde, insanın kendini dışşallaştırması için geliştirdiği, kendini aşkınladığı en etkin anlatım biçimidir.

Sinema; tüm diğer sanatsal ve bilimsel dalları (dil) içinde barındırır ve onları aşkınlar. (Dilin kendine dönmesi) (Dil- düşünce diyalektiği) (İspatlar için daha önceki yazılarıma bakınız.) Lakin yazının temel mantığı incelendiğinde görülen, dişil yana öykünen erkeksi bu sanat dalı (sinema), kadının kendisi gibi bir kendi oluşturmasının daha önceki, daha primitif (ilkel), daha eksik bir ifadesidir. (Dil)

Bir şuurlu erkek veya kadın tarafından yaratılan sinema eseri, kendi gibi bir kendi oluşturabilecek bir eser yaratamadıklarından (bir film, başka bir film yaratamaz) şuurlu bir kadının doğurduğu bir erkek- kız çocuğunun yerini asla alamazlar…

Bir kadının bebeği, bir sinema eseri ortaya koyabilir, lakin bir doğal olmayan süreç ürünü sinema kendi gibi bir sinema eseri ortaya koyamaz.

Şimdi; “kadın sevginin varlıdığır ki, bilginin değil” lafımı daha iyi inceleyebiliriz.

Şimdi; Tarkovski’nin kimileri tarafından yobazlık olarak atfedilen “Kadın en büyük sanat eserini bir çocuk yaratarak ortaya koyar” gibi alegorilerini iyice düşünebiliriz.

Analık makamına saygıyla (ki bu saygı temelinde en büyük saygıdır) bakar, selamlarımızı iletebiliriz.

Ben bir sinema eseri ortaya koymuş olabilirim, lakin beni ortaya koyan, benim ortaya koyduğumdan daha büyük bir sanat eseri ortaya koymuştur. Ellerinden öperim…

Dişil yan, tanrısallığın yaratım aracı, bütünlüğün bütünlüğü, Platon’un, Hegel’in, Kierkegaard’ın, Andrei Rublev’in, Michelangelo’nun, Vivaldi’nin, Mozart’ın, Fazıl Say’ın, Rembrandt’ın, Dali’nin, Planck’ın, Max Born’un, Heisenberg’in, Tarkovski’nin, Kieslovski’nin, Bresson’un, Bergman’ın ve benim öykündüğüm; doğal yaratıcı- sanatçı anneler, değerinizi bilin, çünkü tüm bu eril yan (erkekler) büyük bir arzuyla sizin gibi olmaya çalışmaktadır…

25.01.2012

Reklamlar