Olay örgüsü (filmin öyküsü ya da filmin hikayesi değil) kurmanın dezavantajlı noktalarını görmezden gelen (göremeyen) bu tür yönetmenlere hayranımdır. “Ah ne güzel film, olağanüstü.” Sonra başka bir olay örgülü film ve yine “Ah ne harika film, olağanüstü”. Peki söyler misin bana güzel sinefil, seyirci kardeşim, olağanüstü olabilecek kaç tane filmin var ve senin için olağan olan filmler hangileri. Senin yorumlarına ve sözlerine bakacak olursam 100.000 tane olağanüstü film bulmam gerek ama; ben tüm sinema tarihinden ne kadar uğraşsam da 100 tane olağanüstü film çıkartamıyorum. Dramatik geleneğin boyunduruğunu aşmanın sinemayı salt bir “dil” olarak kavramak için ilk önemli koşul olduğunu hatırlatırım. Dilinizi düzgün kullanın derler ya hani, evet sinema da bir dildir ve onu düzgün kullanın lütfen. Sinemanızı Hollywood estetiğinin tıkandığı “Anglosakson” medeniyeti kavramlarıyla kısıtlamayın. Klasik seyircinin ilgisini çekebilecek (olağanüstü) milyonlarca öykü, olay örgüsü kurularak filme kaydedilebilir, lakin sinemayı felsefi keskinlikte kavramış bir yönetmenin, hayata bakışı, hayatın diyalektiğinden duygu düzeyinde aldığı ve aldıklarını anlatması sadece senaristin (ticari) kurguladığı olay örgüsüyle kısıtlanamaz. Bu yüzden Almodovar sana ve filmine uzun bir yazı yazmayacağım…

Carnage. Tanrı’nın acımasız olanından… Düşünün ki bir film yönetmenisiniz ve belirli bir filmografiniz var. Hani ismini altına yazabileceğiniz sinema tarihi açısından önemli (göreceli) filmleriniz de var diyelim. Şimdi ne oldu da bir dramatik metni (tiyatro eseri) peliküle kaydetme fikriniz oluştu. Anlatacak, yol yordam gösterecek (muğlak), aydınlatacak karanlıkta mı kalmadı. Madem bu kadar özdeş kurdunuz bu örgülü hikayeye; o zaman tiyatro oyunu olarak koyun ortaya. Tiyatronun eksik kalan anlatı odaklarını bir sinemacı gözüyle aşkınlayın. Mesela soru şu: “Salaklar Sofrası” adlı oyun metni; iyi tiyatro oyuncuları tarafından sahnelense ve siz de tam teşkilatlı prova sırasında bu oyunu kameraya kaydetseniz, o zaman bir film yapmış olur musunuz! Ha sahnenin bitişi sırasında ışıklar sönecek ve oyuncular kulise kaçıp elbiselerini değiştirecek, ha görsel “fade to black” (karartma) ile film kapatılacak. Ne farkı var bu uygulamaların kardeşim. Daha fazla kişiye mi ulaşacaksın, sinemanın dağıtım ağı daha mı geniş! Filmde oyuncuların neredeyse yakın planları yok. Tiyatro oyunlarının filme aktarıldığı zamanlara geri dönüyoruz galiba diye düşünmeye başlıyorum. (1920- 1950) Kusura bakmayın ama; tiyatro oyunuyla, film; hem düşünsel düzlemde hem de uygulama alanlarında birbirilerine zıttır. Bu yüzden Polanski bundan önce yaptığın filmleri tesadüf eseri ortaya çıkmış yapıtlar olarak addediyorum.

Reklamlar