Bilgi ve KUVANTUM

Ah şu bilmek, ne enteresan şeydir öyle…

Sanat tarihini, bilmenin ışığından ayırmanın bizi gaflete düşürdüğü kesindir. Bil- mek, bil-im, bil-işim, bil-dirişim eylemleri dışavurulmalı ve bunun için de bir anlatım “dili” yakalamalıyız.

Sizce?

Bilgimizi, fenomenler üzerindeki düşüncelerimizi ve ayrıca kendi zihnimizi düşüncenin nesnesi olarak kabul ettiğimizde ortaya çıkan sonuçları nasıl anlatmalıyız!

Antik Yunan’ın 2500 sene önceleri Aristoteles ile başlattığı ikicil mantıkla mı?

Babil’in tümdengelimsel matematiği (matematik bir dildir) ile mi?

Kuarkların, determine edilemeyen (fuzzy- puslu) mantığıyla mı?

Dönelim gerilere biraz:

Dionisos şenliklerinden kalma tragedyaları hatırladınız mı? Sinemanın klasik disiplini, ana akımın (Hollywood Estetiği) anlatma dilini hatırladınız mı? Gerçeklik ile kurduğumuz; saf olması gereken ilişkide bir taraf tutmamızı isteyen o koca anlatı dilini.

Mesela; filminizde (anlatmak istediğinizi anlatma biçimi) karakterize edilmiş bir istem (arzu) yönünüz var. Bir adam tasarladınız ve bu adam çok hayalperest. Zihni bulanık, gündüz ve geceyi birbirine karıştırmış. Gündüz yemek yiyor, aynı zamanda gece de yemek yiyor. Uyuyamayan bir adam da değil tabi? Günde 6 saat, bedensel olarak bir dinlenme gerçekleştiriyor!

Siz de anlatınızda bu adamın gördüğü bir rüyayı anlatmak istiyorsunuz. Zihninin bulanık olması bir yana, bu adamın zihninin gezindiği diyarları göstermek niyetindesiniz.

Öncelikle;

Adamın rüya görmediği alanı (film zaman- mekanı- kronotop) tanımlamanız gerektiğini düşündünüz. Buna ait planları, sahneleri kayıt ettiniz.

Peki. Şimdi;

Rüya gördüğü alanı nasıl tasarlayacaksınız (muse en scene- mizansen) ?

Rüya alanı; adamınızın rüya görmediği planlara, sahnelere, sekanslara biçim veya içerik olarak benzeyecek mi?

Es geçmeyin buraları, bilmenin, soyutlayarak bilmenin; anlatınız üzerine, bilinçli bir eylem olan sanatınızın diline, etkisini göreceksiniz çabucak…

Ama…

Aristo- Oklid- Newton- Maxwell kuramları siz onlarla ilgilenmesiniz de, sizi ve sinemanızı (sinemanın bir dili yoktur- sinema kendi başına bir dildir) etkiledi.

Sanatın poesis (Persler) (poes- etika) Aristo’su; diegetic (mimik olmadan anlatma biçimi) ya da mimetic (temsilleme- represent) olmalısınız demişti…

Epik (dilin zorunluluğu ile ardışıklık) ya da dramatik (olay örgülü ardışıklık) olacaksınız ve bunu logos’a uydurmanız gerekecek demişti…

Tregedya (üstün karakterin mimetik temsili) ya da komedya (üstün olamayan karakterin mimetik temsili) yapacaksınız demişti…

Sonra…

Oklid tüm doğayı (fenomenler kümesi) kendi kuramları içerisinde çözümleminizi önerdi. Size; uygundur ya da değildir öğretisini yükledi.

Newton ve Maxwell; bilmenin önünü binary sistem ile açtılar! 1 veya 0; yani bilmenin kendisi zihin (düşünce) ve maddeyi (parçacık) birbirinden ayırdı.

Siz matematik ve fizik (doğa bilimi) üzerine hiç uğraşmamış olsanız bile, bunlarla büyüdünüz, bunlarla eğitildiniz, bunlarla kodlanmış bir zihine sahipsiniz.

Farkında mısınız?

Şimdi bu bilgiler ışığında rüya gören adamımıza geri dönelim:

Farkında olmasanız da size yüklenen mantık çerçevesinde; karakteriniz ya rüya görüyordur, ya uyanıktır.

İkisinin ortasını bulamazsınız…

Yine bu mantığa göre; uyanık olması; farklı bir filmsel atmosfer, rüyada olması farklı bir filmsel atmosferdir.

Böylece; düşünceniz ve yöntemi (doğal olarak da anlatma biçiminiz); günah ve sevap, doğru ve yanlış, iyi ve kötü, şeytan ve tanrı, aydınlık veya karanlık diye bölünüverdi.

Lakin günlerden bir gün:

Bu düşünce dinamiğini Planck, Einstein, Schrödinger, Heisenberg, Born gibi adamlar bozdular. Gödel bu adamlara 0-1, doğru, yanlış mantığının dışında “daha doğru, daha yanlış” mantığını ekledi. Olabilir de olmayabilir de, seçim size aittir dedi.

Olmasından yana tavır alabileceğinizi ya da tersini yapabileceğinizi söyledi…

Bu düşünsel devrim nedeniyle enteresan sanatçılarla tanışmak zorunda kaldık:

Tarkovski, Kieslovski, Bresson, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu…

Şimdi Tarkovski’nin neden anlaşılmadığını düşünün! Semih Kaplanoğlu’nun üçlemesindeki muğlak mantığa bir göz atın!

Stanley Kubrick’in 100.000 seyircisine karşılık Tarkovski’nin 1000 seyircisi olayını değerlendirin!

İnsanlığın hayatı anlama çabasının (diyalektik) sanatçılar tarafından nasıl da yönlendirildiğini ve bizlerin bu konudaki cahilliğini düşünün!

Tarkovski’nin anlatım biçiminde, filmlerinden Mirro r(Zerkalo)’dan itibaren muğlak bir mantıkla karşılaşırsınız. Rüyalar ve uyanık haller birbirine girmiştir. Hayat saf bir oluş, yani kendisi gibi karmaşık kabul edilmiştir. Size bir şeyi kesin olarak (nesneye dayalı deneyler) anlatmaya ihtiyacı yoktur bu yönetmenin, çünkü hayat; kendi aslında da böyledir.

Mutlak bilgi; başka bir mutlak bilgiye varınca, mutlaklığını yitirir. Çünkü bir anlatım dili ancak kendi dışındaki bir anlatım dili tarafından denetlenebilir.

Yani; doğal sayıları ve kümeleşmelerini ancak doğal olmadığı düşünülen başka sayılar yardımıyla sağlama alabilirsiniz.

Bakın;

Bilim diye felsefe ve sanattan ayırdığımız büyük alanda; 1900 yılından itibaren önemli düşünsel devrimler yaşandı. Bunları kısmi diferansiyel denklemler kullanarak, matefiziksel yöntemlere başvurarak sıfırdan çözümlemeye ihtiyacanız yok.

Sezgilerinize göz atın:

Kız arkadaşınızla, ya da karınızla yaşadığınız şu ele gelmez hayatınızı bir düşünün:

Gerçek anlamda; bir ilişki içerisinde, toplum düzeninin klasifiye ettiği yolda hareket etmeden, özgürlüğünüzü koruyarak yaşıyorsanız yani, gün gelecek deliler gibi sevecek, gün gelecek karşınızdakinden nefret edeceksiniz.

Evet aynen; nefret diyorum. Ya nefret ederim ya da severim mantığı değil bu. Seviyorsunuz, bundan sezgisel anlamda bir şüpheniz yok ama aynı zamanda sevdiğinizi görmek istemiyorsunuz…

Sevgi var ve nefret de var. İkisi de aynı anda var. İkisinin de aynı anda olma ihtimali, potansiyeli var.

Böyle bir durumu, böyle gerçekleşmiş bir gündelik olayı nasıl dışavuracaksınız!

Matematik diliyle mi, matefizikle mi (bilim), sanatla mı?

Sanatla anlatmayı seçtiğinizi düşünün (konumuz bu) o zaman bunu bir plan, sahne kaydına nasıl aktaracaksınız!

Ana Akım dinamiği (Dramatik gelenek- Hollywood) böyle bir anlatıma olanak sağlayamaz. Çünkü onun temelleri sevgi ve nefreti birbirinden ayıran ikili mantığa göre kurulmuştur.

Onun temelleri insanlığı 2500 senedir ele geçirmiş, correct (hint avrupa- avrupa kolu) dillerinin boyunduruğundadır.

Niyetiniz sevmek, sevdiğinizi anlatmak istiyorsunuz ama nefret de girmeli bu anlatımın içine…

O zaman ana akım dilini, ana akımın Griffith ile kurduğu görsel yazım dilini kullanamazsınız. Çünkü ana akıma göre karakteriniz, kendisine ait olmayan (toplumdan ödünç aldığı- ego) koca bir arzuya sahip olmalı ve bu arzuyu gerçekleyebilmek için çabalamalıdır. Siz de seyirci olarak bu çabalama fiiline, zarar görmeyeceğiniz, problem hissetmeyeceğiniz bir dış koltuktan heyecanla katılmalısınız.

Çünkü sevgi; insan anlatılarında 2500 senelik geleniğinin getirisi olarak bir özdeşleşme meselesi, nefret ise 2500 senelik bir geleneğin son yüzyıllık (Brecht) getirisi olarak bir yadsıma, içeriden dışarı atma meselesidir.

Hollywood estetiği, Aristo ve Newton desteğiyle dünyayı ele geçirmiştir. Godard’a göre çok da büyük bir kuşatmadır bu.

Hollywood estetiği bir dil kullanım biçimidir ve dili kullanım sistemi ile düşüncelerinizi etkiler, onlara siz farkında olmadan yön verir.

Siz; Hollywood gibi sevmeye, onun gibi nefret etmeye zorlanırsınız.

DİL

Nasıl dil (lisan olarak- gündelik) bir etkileşim aracıysa, sinema da tüm correct (doğrucu) ve intention (niyet- durumcu (hal) konuşma dillerini, resim ve hiyeroglif dilini, müzik ve dalga iletişimini, heykel ve mimari dilini içinde barındıran bir yapıdır.

Sinema; insanlığın şu ana kadar ulaştığı en etkin anlatım biçimidir.

Çünkü; sinema matematik dilinin geometrici keskinliğine sahiptir. (Belgeler- Savlar)

Resmin ve benzeri anlatım dillerinin; görsel düzenlemelerini (ışık oyunları- perspektif, leke, aydınlama) fotografi üzerinden teslim almıştır.

Müziğin dalga potansiyeline karşılık fonografi ve fotografi üzerinden kuantlaşma sınırının üstüne, yani parçaçık fiziğine de hitap etmektedir. (Newton)

Optik (mercek, ışık kırılmaları), zaman ve uzay bükülmelerin kontrollü kaydı, ses titreşimlerinin tespiti, Von Neuman (Lineer- Non Lineer Montaj) işlemcili bilgisayarların etkin biçimde kullanılması gibi doğa bilimlerini de içine alır.

Bunun dışında; bir sanat olması itibariyle, zihnin (akıl) temelini muhkem tutarak, insanların duygusal paylaşımlarını da (duygudaşlık) kontrol edecek şekilde kendini aşkınlar.

Bu anlatım biçimi; toplumun düşüncesini etkileyerek bireylerin zihinlerini kontrol eder. Nasıl etmesin.

İlk örnek olarak:

Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmine bakalım.

Son sahnede yavaş bir optik zoom kamera hareketi ve sigara içen bir adamı görüyoruz.

Filmin bütününde ise; köyden kaçıp gelen bir genç ve bu son sahnedeki adamın onunla münasebetini görüyoruz.

Şimdi; filmi izleyen arkadaşa sorum şu:

Bu film neden ikili mantığa göre biçimlenen (giriş, gelişme ve sonuç) üçlemiyle kurgulanmamıştır. Farkındaysan arkadaş; film zamanı bir ardışıklık üzerinde gelişmiştir ama bir sonuca bağlanmamıştır.

Yani filmde giriş var diyorsan, çıkış neden yoktur. İkili mantığa göre filmin başlangıcı varsa sonu da olmalıdır.

Filmin sonu var mı! Bir nihai hedef var mı!

Ya da şöyle soruyum; film boyunca ikili mantığının dayattığı bir şekilde taraf aldığın iki karakterden hangisinin, hangi huyunu net bir şekilde farkettin?

Hangisi kötü, hangisi iyi?

Hangisi haklı, hangisi suçlu?

Neden kötü karakter iyi karaktere yenilmedi. Eğer yenildiyse; neden kötü karakter başarısını kutlamadı.

Anlıyor musun!

Düşünceyi 0 ile 1 arasına sıkıştıran denklemler sana kesirli ifadeler vermeye başladı. Şu adam daha iyi, şu adam daha kötü demeye başladın…

Kötü olanla iyi olan karıştı, güçlü olan ile güçsüz olan aynı kronotopda göründü!

Boş gezenin boş kalfası misali, rahmetli oyuncumuzu evinden kovmaya yeltenen fotoğrafçı abimiz filmin son sahnesinde neden üzgündür?

Sence; aslında bu fotoğrafçı; genç adama realitenin dersini vererek doğru olanı yapmadı mı?

Gördün mü!

İşte budala ve prens mişkin birbirine girdi, Tarkovski’nin Offret’inde bahsettiği gibi.

İşte bu muğlak mantık, bu determine (belirlenimci) olmayan gözlemciye dayalı puslu düzlem, kuvantum kuramının yerleştirdiği düşüncenin sonucudur.

Böyle bir film Hollywood Estetiği kodları ile (o dil ile) aktarılamaz. Aşkınlanması lazımdır, bu dile dışardan bakılan bir dille aktarılması lazımdır.

Newton fiziği; ancak Kuvantum fiziği tarafından denetlendiğinde geçersiz kalır.

Newton fiziğine; Newton fiziğinin içinden, Hollywood Estetiğine Hollywood Estetiği içinden bir denetleme yapmak Gödel tarafından ispatlandığı üzere imkansızdır. (Gödel bunu matematik dilinde ispatlamıştır ama tüm diğer diller içinde geçerlidir)

Bir de İklimler filmine bakalım:

Sevgilisinin kendisinden uzaklaştığını gören Nuri Bilge, sevgilisin çekim yaptığı Kars’a kadar gitmek zorunda kalır.

Şimdi bu adam bu kızı seviyor mudur!

Sevmiyorsa neden çıkıp Kars’a kadar hiç yapmadığı bir şey için gitmiştir.

Ve eğer seviyorsa; neden kızı orada bırakıp, sevişip, geri İstanbul’a dönmüştür.

Seviyor mu, sevmiyor mu?

Ayrılmak mı istiyor, yeniden birleşmek mi?

Kaybetmekten mi korkuyor, yoksa?

Şimdi diyorsun ki; hayat da tam olarak böyledir. Bazen ben de bunlar gibi şeyler yaşıyorum. Bunu anlatmana, bu konularda soru sormana gerek yok.

Ama ikili mantık, Holllywood estetiği; halen farkında olmadan kullandığın determine film dilin; bu muğlaklığı, bu hayat paradoksunu anlatamıyor.

Aynen ya!

Anlatamıyorsun. Dramatik geleneği kırmadan, (sadece kırmakla yetinmek, kodları farklı bir dramatik gelenek yaratmaktır- Godard, Brecht) onu aşkınlamadan, Aristo- Newton denklemlerinin getirdiği düşünce sisteminden kurtulmadan, aslında bilinçli olmasa da sezgilerine yol açmadan bunu yapamayacaksın.

Bir de Tarkovski’nin Offret’indeki Rahime Dönüş (Hademe İle Metaforik Sevişme) sahnesine göz atalım:

Alexander; Otto’nun “git kardeş şu kadın seni düzeltecek” sözüne bağlanarak hademeyle sevişmeye gider ve bizlere bir havada uçma sahnesi ile sevişme biçimi tanıtılır.

Şimdi bu Alex; bu Maria kadınıyla fiziksel olarak sevişti mi, sevişmedi mi?

Bütün bunlar rüya mı (çünkü sonrasında Alex uyanıp radyoyu kapatıyor) yoksa gerçek mi?

Eğer rüya ise neden tüm bunlar Alex’i tüm maddi varlığını ateşe atacak kadar etkilemiştir? Eğer rüya değilse; nasıl oluyorda bu adam ve kadın yataktan (yer çekimine karşı koyarak- garip nokta çekim yasası da Newton’a aittir) havalanarak sevişmişlerdir!

Var mı cevabın?

Hangisini kanıtlayacaksın. Nasıl olacakta ikili, determinist klasik düşüncen, bu noktada sana yardımcı olacak?

Ne yazık ki olamacayak!

İşte zaten hep bu yüzden konuşuyoruz…

Sinemasal Sanat

Şiir; (poesis) aklı ve duyguyu ve ikisinin de aşkınlığını barındıran (bilinçli şuur) bir organik bütünlük yakalayabildiği için bir sıfat olarak her yerde kullanılabilmektedir.

Şiirsel müzik, şiirsel resim, şiirsel matematik, şiirsel sinema…

Yani hem grameri (anlatımın tekniği) hem de içeriği (ilham) kendinde barındıran bir niteliktir şiir.

Teknik aşaması; Dil’in bilgisini iyi kullanmayı, ayrıca şu ana kadar reform (yeniden biçimleme) edilmiş ve devrilmiş anlatım olanaklarını kavramış olmayı gerektirir.

Ayrıca bilgiyi putlaştırmadan, zihnin (aklın) sınırlarına takılmadan, kendini oluşun içine bırakacak kadar kendine güvenen bireyi (iman güvendir- sezgilere güven) de ister.

Bir sanat olarak sinema; hem tekniği (fizik yasaları ve operatörlük bilgisi) hem dilin düzlemi olarak içeriği (anlatımın genişliği) hem de; bütünlüğü (tanrı) sanatçının kendi insani sınırları dışında depolama aygıtına kaydedebilmesi (göl çekimi sırasında bir yılanın kendiliğinden; kaydedilen kadraja girmesi) açısından şiirin kendi olanaklarını genişletir ve onları aşar.

Bu yüzden sinemanın şiirsel olarak, şiir sıfatıyla nitelendirilerek konumlandırılmasına gerek yoktur.

Şiirsel sinema yerine, sinema (sinematografi) kullanılması yeterlidir.

Çünkü sinema hem tarihi- toplumsal diyalektik oluşum süreci, hem sanatçılar elinde şekillendirilmesi hem de pratik (gözle görülebilir) oluşumları nedeniyle şiir sıfatının kavramaya (düşünce) kattığı nitelikleri aşkınlar.

Bir zaman sonra gelişecek diğer anlatım dillerinin şiirsel değil; sinemasal olarak nitelendirileceğini şimdiden söylemek isterim.

Sinemasal holografi, sinemasal insan, sinemasal bilinç gibi. (Sinematografik)

İnsan; bütün olmaya hasret duyar, bu bütünlük ve mutlak bilgiye olan açlığının bir durağı da kendi gibi bir bilinçli varlık yaratmasıdır.

Çünkü; şuur, şu an için sinematografik bir bütünlüktür.

Son SÖZ

Bir düşüncenin, duygunun veya bedenlenmenin dışavurumu olarak kullanılan “dil” insanın toplumsal- ekonomik- bilimsel- astronomik ve astrolojik reform- devrimlerinin diyalektik etkileşimi altındadır.

17. Yüzyıl ve 20. Yüzyıl arasında insanlığın bilmeye olan açlığı, doğayı ve görüngülerini tanımlama çabası, astrolojik olarak da incelendiğinde (hermes periyodları) art arda gelen bilimsel reform ve devrimlere maruz kalmıştır.

20. Yüzyıl kuram savaşları, Cern’de sınanan Higgs Bozonu (Tanrı Parçaçığı) noktasında tıkanma gösterir, çünkü evrenin oluşum sürecini temsillendirme eylemi; insanoğlunun şu an için kurduğu uygarlık seviyesini aşmaktadır.

Yine tarihsel periyodlar incelendiğinde; tarih kayıtlarının ilk oluşumundan beri, kadim bilgelerin, din adamlarının, mistik oluşumların bireysel ve topluca gerçekleştirdikleri sezgilemler toplum bilincini gizliden de olsa ivmelendirmektedir.

Bu ivme; toplumsal açıdan nesnelerin mantığını kavramada analitik zihnini kullanan bilim adamlarına örnek teşkil etmektedir.

Örneğin; Yunan bilimine çomak sokan Kopernik 1473 doğumlu, Katolik ve Ortodoks kiliselerine kafa tutan Martin Luther’de 1483 doğumludur.

Birisi bilimsel gözlem ile dogmayı, diğeri de doğmayı siyaset edinmiş ruhban sınıfını hedef almıştır.

Bu diyalektik süreç bakışı açısından; şu sıralarda tıkanıklık gösteren Kuvantum Kuramı, yaklaşık 50 senelik bir periyotta sinema sanatçıları tarafından hem toplum tabanına yayılmakta, hem de sezgisel açıdan analitik zihnin diline yön vermektedir.

50 yıllık şu periyotta devir bilimin değil, sanatındır. Tam tersi 1900- 1950 yılları için geçerlidir.

Bu sanat ve uygulayıcısı sanatçılar; Kuvantum Teoreminin genişlik sağladığı düşünce yapısından hareketle kuramın Maddesiz Oluş (Şeylerin Mikro Boyutlarda Şey Olmaktan Vazgeçmesi), Tesadüfi Oluş (Determine Mantığın, Olasılık Mantığa Dönüşümü) ve Ayrışmazlık ( Bütünsellik, Tanrı) yasalarını bilinçli veya salt sezgiyle açımlandırmaktadırlar.

Tüm örnekler ve yazının muğlak mantığı düşünüldüğünde; son söz olarak;

Sinema; bir anlatım dili olarak ne Aristotales- Newton’cu ikili mantığa dayalı Klasik Ana Akım’a, ne de bunların tamamen yıkılıp yeniden inşa edilmeye çalışılan yadsımacı Yeni Dalgacı, Yeni Gerçekçi (Brecht, Godard, Rossellini, Sica) oluşumlara yakın değildir.

Sinema; kuvantum düşünce sistemi ile gelişen, özdeşleşme ve yadsımayı (ikili mantık ve kırılması) vazgeçilmez salt bir tavır olarak benimsemeyen, seyircinin film izleme sürecinde; gösterimi yapılan oluşa salt tanık olarak kalmasını yeğleyen bir sanat dalı, bir anlatım operasyonu, bir dildir…

Mehmet Emin Yıldırım

12.01. 2012

Reklamlar