ŞEHADET

Şahit olan; tanık olandır. Sanskrit kökenli olduğu düşünülen dillerin kökleri “S-H-D” “H-F-Z” gibi üç sessizden ve bunların çekimlenmesinden oluşurlar. (Çekimli- Genel)

Şüheda, şahit, şehit, şehadet, aynı kökün çekimlenerek konsol kazanması ile kavramlaşır. Siz bu kavramları toplumlar olarak kendinize göre yönlendirir ve bir dil- kültür- uygarlık yapısı kurarsınız.

İbranice, Aremce, İsmailice bize farklı manaları üzerinde bulunan ” şahit” kavramını ulaştırırlar ve biz bunları kendi dilimizin esnek yapısı içerisine yerleştiririz.

Her neyse; şehid, müşahede, şehadet kavramları İbrahim Atadan (Tek Tanrı) bize din kapsülü içerisinde temeli bilinçli bir durumda kalmak, özdeşleşme ve yadsıma olmadan, olaylar ve olgulara tanıklık etmekle akalalı olarak ulaştılar.

Sonradan bu iş biraz; siyasi yöntemlerle yönlendirilse de biz şahitliği halen müşahede ettiğimiz şeyin kendisiyle olan ilişkimiz ile belirliyoruz.

Aslında toplumsal, sosyolojik açıdan bakmaksak eğer bilinç düzeyinde yalan yere şahitlik yapmaktan bahsedemeyiz…

Şahitlik yapılan şey o an olabilecek en gerçek noktadır. Özdeşleşme ya da yadsınma üzerinden kurulacak (ego) şahitlik ise kuruluşundan yalandır…

Yalnız bilinçli varlık; şahitlik ettiği durumu o an içerisinde bulunduğu toplumun ya da bulunulan durumun vahametine göre aktarabilir.

Yalan söylemenin dinen kabul edildiği noktalara bir göz atın. Savaş anları, karı kocayı birleştirme çabaları.

Yalan eylemi; daha önemli bir buluşmaya aracılık edecekse eğer makbuldür.

Bu ayrımı diyalektik süreçlerle süreklilik gösteren günlük hayatımızda da tanımlamak zorundayız.

Bir adamın; hayatı boyunca hiç yalan söylemediğini, hep doğrucu olduğunu duymuştum. Ve bunun muhteşem derece ulvi bir özellik olduğunu düşünüyordu.

Sizce de öyle mi!

Sizce de bu adam hazır bulduğu kodlarla yaşamıyor mu! Bu adamın ne yapacağını, bir gün boyunca nasıl bir robot gibi davranacağını göremiyor musunuz?

Hep yalan söyleyen, mumu yatsıya kadar yanan adamdan ne tür bir farkı var bu adamın!

Sizce de doğru ve yanlışı, iyi ve kötüyü oluşturan durumun “anlığı” içinde karar verilmesi gereken bir tercih meselesi değil mi!

Hiçbir olaya katılmazsanız, dolu dolu bir farkındalık da yaşarsanız, doğal olarak hiçbir yanlış söz, eylem içerisinde bulunmazsınız.

Peki sizce yalansız bir hayat yaşanabilir mi!

Bu yaşamak mıdır, yaşamdan kaçmak mıdır?

Bu bir ölüm değil midir!

Haydi şehit olmaya…

Profesör

Yaşlı profesör; 1943 yılı şubat ayının direnişçilerinden. Kocası bir başkan, reis. Yahudi halkını bir şekilde Nazi askerlerinden saklıyorlar. Gizli bir örgüt yapısı içerisinde savaş mağdurlarına yardım ediyorlar.

Bir gün örgütün yanlış bilgilendirdiği bir küçük kız geliyor yanlarına. Kızın gestopa temelli olduğunu düşünüyorlar ve kıza sığınak olarak kullandıkları yeri vermiyorlar.

Bahaneleri Katolik bir aile olmaları. Yahudi kızın musevilikten, iseviliye geçmesini istiyorlar ilk başta. Yalan yere şahitlik yapacaklarını düşündükleri bir bahaneyle kızı yanlarına almıyorlar. (Katolikler dinine bağlıdır)

Yani katolik bir yapıda olsalarda olmasalar da, (asıl neden) ideolojik zeminlerinin kayabilecek olmasından dolayı, örgütün deşifre edileceğini düşündüklerinden; bu küçük kızı evden kovuyorlar.

Ve kız büyüyüp gelip, kadının karşısına dikiliyor.

Kız boynunda bir isevilik simgesi taşıyor. Ağzında hep bir tanrı lafzı.

Yanlız; bahaneleri katoliklik olan kadın katolik gibi davranmıyor.

Kadın; kocasının 9 sene sonra ölmesinden dolayı ideolojik devrimci yapısından da biraz kurtulmuş.

Yaşlı kadın; gerçek nedeni anlatıyor kıza ve haksız olduğunu kabul ediyor.

Düştüğü ikilimde kızdan yana olması gerektiğini söylüyor.

Yalnız; kendiyle ve hataları ile yüzleşebilen kadın mutluluğu tatmışken, kızın kurtulmasına yardımcı olan başka bir yaşlı adam halen savaşın etkilerini taşıyor.

Yardım etmeyen kadın olgun, kız olgun yalnız yardım eden adam halen olgun değil!

Ve kadın hiçbir siyasi, toplumsal amacın bir küçük kızın hayatının yerini tutamayacağına karar vermiş.

Şahitlik değil midir bu!

Boşluk ve Kieslovski

Kadın castıyla, filmi izlediğim süreçte biraz problem yaşadım. Sportif, düzenli, dinamik ve yüzünde geçmişin hatırası olan bir kadın bulmak zor olmuş olmalı kanımca.

Yalnız kadının bahsettiği küçük bir ayrıntı var filmin ortalarında:

Neden Tanrı kelimesini hiç kullanmıyorsun diye soruluyor kendisine.

Kelimeyi kullanmadan, katolik, ortodoks ya da protestan olmadan da onu hissedebilirim diyor kadın.

Esas özgürlüğün burada olduğunu söylüyor.

Anlıyor musun!

Sence Tanrı, Allah, Yehova, Jesus isimlerini hiç kullanmadan tatmin olabilir mi insan!

Onun zatını hiç anlayamayacağını, hissedemeyeceğini, kavramayacağını bilerek tatmin olabilir mi!

Esas özgürlük, bedenin, zihnin ve gönlün boşluğunda mıdır!

Oraya ulaşan bir insan, o özgürlüğü tadan bir insan bu büyük anlamlı kelimeleri söylemeden de yaşabilir mi!

Bu noktaya dikkat edin!

Dekaloglar içerisinde bahsi geçen en derin nokta bu!

Konuşmaya gerek yok anlıyor musun. Hareket etmeye gerek yok.

Çünkü o var.

Peki…

Sence onun kendini kanıtlamasına gerek var mı!

11.12.2011

Reklamlar