Deneysel Sinema

Az önce gözüm bir yoruma ulaştı. Terrence Malick’in deneysel filmler yaptığını, ya da Tree of Life filminde deneysel (deneye dayalı) bir film dili denendiği söyleniyordu.

?

Aslında bir ikisi hariç popüler sinema sayfalarının eleştirmenlerini okumam ama öyle ucundan bir denk geldiğimde üzüldüğüm yazılarla karşılaşıyorum.

Deney yapan bir sanat adamı.

Deneme yanılma yöntemi ile bir sanat eseri ortaya koyuluyor!

 

Analitik bir zihin (zihnin üstüne çıkamayan- çıkmasına da gerek olmayan) oturmuş film fikrini bulduktan sonra “acaba bu filmi bu sefer hangi metodolojiyi kullanarak yapmalıyım” diye düşünüyor.

Konu bu denk geldiğim yazı değil tabi. Ama birazcık da olsa bilim ve sanat ayrımına göz atmalıyız:

Şimdi; bilim (salt kavram olarak) nesneler üzerine yönelir. Newton kardeşten beridir biz bilimi materyalar üzerinden düşünüyoruz. Çıkarımız şu: Düşüncemizdeki toplumsal ya da bireysel gelişimi evrensel bir (yasa- kanun) yapıya oturtmak için uğraşıyoruz. Nesneler yani beş duyunun algılayabildiği süreçleri belirli bir kural altında tüm insanlığın yararı- zararı için ortalıklara fırlatıyoruz.

Nesne yani. Dokunabildiğim, görebildiğim bir şeye ulaşmaya çalışıyorum ve dokunabildiğim en azından görebildiğim yöntemler kullanarak.

Deney yöntemini; yani zihinsel amaç uğruna yine zihinsel olanı kullanıyorum. Hep zihindeyim yani. Dışarısına çıkamıyorum. (Çıkmıyorum) Analitik olan zihnimi; dokunmatik olan bedenime usta olarak atıyorum.

Salt zihin. (Bilinç diyenler de var)

Kısaca; bilim hissedilebilir, deneyimlenebilir ama başkasına sunulamaz bir sürecin yöntemi olamaz. Çünkü bilim veri aldığı (doxa) süreci tekrardan tecrübe edilmesine gerek kalmayan bir şekilde kanıtlamak zorundadır.

Einstein gibi Minkovski denklemlerini tekrardan gözden geçirip E=Mcc’yi sıfırdan bulmanıza gerek yok. Onu kullanıp, başka kanıtlanabilir verilerle uğraşabilirsiniz.

Yani babam bana vektörleri, doğal, rasyonel sayıları ve bir kaç hesap işlemini iyice anlatırsa ben bu öğrendiklerimden yola çıkarak yeni bilimsel verilerimi deney ile yasa haline getirebilirim.

Peki babam bana; Tarkovski gibi film yapmayı öğretebilir mi. Ben Tarkovski’nin sinema yapma denklemlerini kullanarak Tarkovski gibi ya da daha da üstünde (dil olarak) bir film yapabilir miyim!

Kamerayı, ışığı ve sesi hallettim veya hallettirdim. Teknik her şeyi yuttum bitirdim. Eeee.

Ne anlatıcam şimdi.

Mitoslardan kalma 30 çeşit öykü türünden bir sentez (felsefe) yapıp iyi bir öykü üzerinden bu tekniğimi kurabilirim. Olmaz mı?

Evet olur. Seni yönetmen diye anarlar. Artık bir film çektiğin için yönetmen sıfatını üzerine alabilirsin.

Peki sanatçı olabilir misin?

Komik.

Mevlana Şems kardeşinden analitik geometri dersleri aldığı için onu çok seviyordu zaten.

Taptuk; Yunus’u hakikatı bulduracak; nesneye dayalı ( deneyimlemeye gerek yok) bir yöntemle eğitmişti.

Bayram Veli; okumalar yapıp, verilen problemleri çözebileceğin test föyleri dağıtıyordu müridlerine.

Ah be güzel kardeşim. İki üç tane fizik sorusu çözdün, üç tane çizgiden şekil oluşturdun diye gittiğin üniversitelerde öğretmediler mi sana.

Bu yol kal (laf, lakırdı) yolu değil hal (bireysel deneyim) yoludur.

Notaları ezberledin, tüm operalara katıldın diye, Bach mı olacaktın birden!

Nokta, ton, çizgi, doku, form, şekil kavramlarını anladın diye Michelangelo mu olacaktın!

Mesleği yönetmen olan kişiler sinemayı bir deneme yanılma tahtası olarak kullanabilirler. Mesleği yönetmen olan kardeşler; 0.7 diyaframda çalışan lensler icat etmiş olabilirler (Kubrick), lakin bunları yapıyorsun diye sanatçı olamazsın.

Mesleği yönetmen olan sanatçılar; kendi deneyimlerini, kendi aydınlanma verilerini, kendi toplumunun bilinçaltını konu alırlar ve bunu baskı, kural düzleminin altına gizleyerek kendinden sonrakilere yol verecek şekilde anlatırlar.

Doğal olarak baskı düzlemi (toplum ve değerler) sizi anlatacağınız şeyleri kullanılmamış bir dille anlatmaya itecektir. Ama bu deneyip yanılmak için değil, anlatılamaz; yalnızca hissedilebilir olanı açığa çıkartmak içindir.

Unutma; insan külliyen bir sanat eseridir. Bedenine bilim, zihnine felsefe, yüreğine ise ancak sanat ile temas edebilirsin.

Sanat insan varlığına en yakın konum olan yürekten hareketle insanlara bilimin, felsefenin (zihin felsefesi) ulaşamadığı bir deneyim yaşatabilir.

Her bireye farklı deneyimler yaşatır, ama bu deneyler fizik kanunları gibi babadan oğula aktarılamaz.

Ayrıca:

Bilincine temas etmek; yöntemsiz bir yönteme gereksinim duyar.

Bilinç…

Seksiz şüphesiz bir bilinç çay bile içse eylemi sanattır.

Siz deneyip yanılmaya devam edin yönetmenlerim!

İNSAN

Var ve yok.

İki zıt kutup.

Bir anne olan, bir baba olan var.

Anne ve baba.

Yine bir zıt kutup…

Anne; rahim, masum, güçlü, duygusal, hissiyatı yüksek, yöntemi sevgi.

Baba; rahman, iktidar, zayıf, analitik, yöntemi kuralcılık.

Merkezin içi anne, çeperi baba. İç kuvvet anne, dış kuvvet baba.

İç kuvvet; sevgiyle, sanatla yaklaşıyor çocuğuna (Evren).

Dış kuvvet, ayırmaya yönelik, ayrışmaya yönelik bilimiyle…

Ve çocuk büyüyor. İki kuvvetin dinamiği altında.

Anne buradayken; sorun yok, filmin rahibelerinin dediği gibi yol; doğanın yolu. Her şeyi yapmak, eğlenmek, bağırmak çağırmak serbest.

Baba buradayken; sorun çok, filmin rahibelerinin dediği gibi inayet yolu. Uygun olanı yapmak, toplumla yaşamak gerek.

Kardeş doğuyor.

Ve bir tane daha…

Çocuk anne sevgisini paylaşmak zorunda. Kıskanıyor.

Büyüyor. Zorunlu bir arkadaşlık kuruyor kardeşleri ile.

Anne aynı kalıyor yine, ama baba sertleşiyor gittikçe.

Çocuk geliyor 14 yaşına.

Doğadan aldığı cinsel enerji (libido) akacak bir kanal arıyor kendince.

Her şeyin en güzeline akmak istiyor. Her şeyin en güzeli annesine…

Ve babaya kızmaya başlıyor, baba olmaya çalışıyor kendince. Annenin kocası rolünü benimsiyor yine.

Kızdıkça kızıyor, babanın korumasından çıkmayı da göze alıyor annesi için.

Babayı öldürmek geçiyor içinden. Bunu yapamayınca kardeşlere geçiriyor dişlerini…

Ve çocuk bir çok acılı ve güzel olayla büyüyor. Zengin oluyor, işini kuruyor. Koca binalarda çalışmaya başlıyor.

Ama hep bir eksik var bu çocukta.

Anne gibi mi, baba gibi mi olmalı. Annesine mi kızmalı babasına mı? Bu krizlerin sebebi anne mi, baba mı?

Her ikisine de kızıyor çocuk.

Yoksa kardeşleri mi yaptı bu kalleşliği. Onlara da kızıyor…

Ama…

Aniden.

Herkesi affediyor. Yüzünde gülümseme. Herkesi atıyor kendi benliğinden.

Yalnız ve özgür oluyor en sonunda.

İşte büyüdü çocuk, büyümekle kalmadı özgürleşti de.

Zıtlıkları aştı çocuk. Zıtlıkları; doğayı ve zıttı  inayet yolunu da aştı.

Olgunlaştı çocuk.

Ve.

O çocuk artık bir İnsan…

FİLMCİLİK

Filmin yapısal analizinde dikkati çeken bir özellik var:

Özdeş bozma. Özdeşleşmeyi kırmak. Dramatik geleneğe çomak sokmak.

Yönetmen Jump Cut ve doğal olmayan (alt açı, üst açı, aşırı) kamera açılarıyla seyirciyi dışlamaya başlıyor ilk başlardan.

Belgesel türü; kurmacanın içine (birleyerek) sokarak yadsımayı daha da büyütüyor.

Uzun tutulan film süresi olayı daha da derinleştiriyor.

Soluk soluğa izlemek yerine azcık sabırla, yöntemli bir izleme fiiline aktarılıyor seyirci.

İyi de oluyor.

Tüm bir insanlık tarihi; dramatik gelenekten olmayan başat bir karakter tarafından sunuluyor bizlere.

Din; zıtlıkları aşma deneyimleri ile siyasi bir eşkale bürünmekten kurtuluyor.

Bireysel bir deneyim süreci anlatılıyor kısaca…

Malick; kendini ve aydınlanma yöntemini anlatıyor bizlere.

Tanrı ve tanrısallık; anne ve baba üzerinden seriliyor önümüze…

İşte böyle…

Güzel bir deneyim süreci sizleri bekliyor.

Bu seferlik bir eksik bulup yazmıyorum.

Eksikleri bulmaya sizi davet ediyorum.

Bulabilirsek tabii!

05.12.2011


Reklamlar