HİÇ

Boşluk. Sessizlik. Bir düşünce ve yine bir boşluk. Sonra hep düşünce. Ardından yine boşluk.

Bu boşluk sürdükçe sürüyor anlıyor musun!

Sadece boşluk diyorum…

Sen bu boşluğa alıştığında, bu boşluk daimi olduğunda; rüzgarla rüzgar, toz ile toz, güneş ile güneş, ağaç ile ağaç, bülbül ile bülbül oluyorsun.

Seç tüm gönlüm senin, ne istersen onu seç ve onu ol…

İster sevgilinin güzel gamzesi  istersen de bir bahçedeki gül ol.

İstersen de seçme. Evet bunlar da güzel, ne muhteşem bir dinamikmiş bu hayat de…

Ama yine de seçme.

Sonra mı?

Boşluk. Sessizlik, yine sessizlik. Ne bir düşünce ne de bir duygu görüyorum buralarda.

Saf boşluk.

Küçük evinin, her gün yediğin patatesin, bir bardak suyunun olup olmaması ne farkeder.

Etrafını fırtına sarmış, sular akmıyor, yemeğin bitiyor. Elementler duyarlığını yitirmiş.

Ne farkeder!

Saf bir boşluk.

Geldin, gidiyorsun ey dost!

Vakit tamam, süreç yokluktur.

Resimle, müzikle, edebiyat ile…

Görüntü ile bile aktarmaya gerek kalmayan bir noktadasın.

Ne diyorsun!

Ne diyebilirsin?

NİHAİ HEDEF

Zihin; varlığının intikamını almaya başlamıştı. Hedefini belirliyor, odak noktasını seçiyor, bazen sessizce bekliyor, bazen koşuşturuyor ama en sonunda amacına ulaşıyordu.

Şu geçmiş ve gelecekte var olan zihinden bahsediyorum.

Şu an içinde var olamayan. Kuyunun içine doğru düştükçe, kenarlara tutunmaya çalışan.

Şu bedenin dalgacık fonksiyonu işte.

Maddenin diyalektiği, zıtlığın sağ tarafı zihin diyorum!

İşte bu zihin; kendisine güvenen bedeni ölümsüzlük peşinde koşturup duruyordu. Para istiyor para oluyordu, kadın istiyor kadın oluyordu, iktidar istiyor ego oluyordu.

Zaman geçti zihnin kendisine ait bir hedefi kalmaz oldu. Çünkü kendisine güvenen bedeni konfora boğdu. Konfor yetmedi, doğaya bulaştı.

Suya, ağaca, kuşa, ateşe…

En son doğayı da kül (kul) etti zihin.

Ve nihai hedefine ulaştı.

Kendisine güvenen beden ile birlikte yok oldu.

Kendisine güvenen beden ile birlikte nihai hedefini buldu.

Yok oldu…

Zaten hiç yoktu.

Zaten kıyametine doğmuştu zihin…

Ve…

BELA TARR ve Yürüyen Alan Derinliği

 

Filmi izleyince temas ettiğim gönlüm zihnimin önüne geçti. Yazarken dahi zihnimi durdurdu.

Lakin gönül teknik terimlerden anlamaz. Hiçbir zaman da anlamayacak…

O yüzden biraz sustuyorum onu.

Susmak istemese de…

Hep bahsederim; sinema görsel düşünen adamın işidir. Edebi düşünen değil, görsel düşünüp görsel yazan adamın işidir.

Görsel nasıl yazılır!

İşte nerdeyse bu filmdeki gibi…

Fotografik unsurlar korunmalıdır. Baş boşlukları, bakış boşlukları, üçe bir kuralları nizami bir şekilde planlanmalıdır.

Kamera bir kalem gibi, kelimelerin bitimine kadar sabit kalmalı, kelimeden kelimeye atladığında satırını ve sütununu iyi ayarlamalıdır.

Temiz bir sayfaya, ucu açılmış bir kalemle yanaşmalıdır.

Şu filmdeki sahne düzenlemelerine bir bakın. Planların dramatik (Griffith) ve çarpıcı (Eisenstein) kurgu dışında nasıl kurulduğuna bir göz atın.

Alan derinliğinin hareketli bir kamerada bile nasıl korunduğuna iyi bakın. (Orson Welles)

Genişten, yakına geçişlere. Bu geçişlerdeki dikkatli kuruluma. Göz zevkine bir göz atın.

Küçük bir evdeki; ses dinamiğine, tekrar ve tekrar edecek olayların her seferde küçük detaylarla örünmesine.

Görsel fikirlerin oyuncularla birlikte hareket ettiği uzun planlardaki gelişimlerini inceleyin.

Ama…

Zihnim; müzik tercihinin sıralanmasında (yanlış yerde kullanma) bir hata yakalıyor.

Zihnim; bazı planların atmosferi tanımlamaktan öteye geçemeyerek tekrara düşmesine içerliyor.

Yine zihnim; uzun tutulan (haddinden fazla) bir kaç plan sonucuna gıcık oluyor.

Ama bir ders olarak dahi; yürüyen alan derinliğini, nefes alan kamerayı, kendini aşkınlayan görsel disiplini işlemek zorundasınız.

Başka da bir lafım yok.

BİLİNÇLİ YÖNETMEN

 

Sanki yönetmenin insan dönüşümünün bir durağı olan “ölüm” kavramını işlemesi sırasında bile birazcık mutlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Dönüşüm değil mi!

Bir durak değil mi sadece ölüm!

Ne olacak biterse, zaten onunla (evrenle) birlikte başlamadık mı yaşamaya.

Işıklar kapanmamalı…

Bu kadar dengesiz insan soyu için bile, yaptığı her saçmalığa rağmen bir fırsat verilmeli.

Evet…

Sanatçı da gelişmemiş, anlamamış insanla birlikte yok olmamalı.

İstemiyorum.

Karanlık, grimsi, rüzgarlı, sonuçsuz bir atmosferde bile bir aydınlık istiyorum. Azcık da olsa…

Evet insanoğlu suçludur, evet zalimdir, anlayışsızdır.

Ama istemiyorum Bela Tarr.

Küçük bir çiçeğin rengini, bir kuşun sesini, bir atın nezaketini ufak da olsa görmek istiyorum.

Suçluyum Bela Tarr ama yine de istemiyorum.

İstememem de suç mu!

19. 11. 2011


Reklamlar