Minimalizasyon

Bakın!

Elinizde bir sanat eseri tutuyor durumda iseniz, yani bir edebi eser, resim, tıraşlanmış heykeliniz var ise; yani bir anlatı, bir anlatıcı (sanatçı) tarafından size ulaşmış ise; o tuttuğunuz sanatçı yapıtı, sanat eseri bir bebek- yeni doğmuş bir bebek- olarak ömrünü yaşamaya başlamış bulunmaktadır.

Yaratıcı benlik; eserini ortaya koymuş ve sizden (okuyucu, seyirci) kabul görme, yadsınma (red), aşağılanma, abartma gibi karşılama merasimi (tepki) beklemeye koyulmuştur.

Toplum karşılaştığı bu yeni bebekteki gelişimi anlayış ile karşılasa da karşılamasa da (hakiki bir sanat eseri- meta olarak algılanamayan) bilinç (toplu bilinç) bu eserle birlikte geri dönülemez bir noktaya girer.

Öyle bir bebek artık bir daha var olamaz. Olsa da bir karbon kopya (fotokopi) olmaktan öteye geçemez.

Ne!

İşte bu insanlığın geçmişinden beri kendini ileriye aktarmak için uğraşıp durduğu anlatı (sanat eseri) içinde bulunduğu devrin (yer ve zaman) biçimine katılır ve o biçimi aşkınlayana kadar o biçimden dışarı çıkamaz.

Bilmem farkında mısınız!

Sinema; 1826 (Niepce)- ? tarihleri arasında tüm dünya coğrafi haritası üzerinde (mekan) biçimlenen bir anlatma- yansıtma- aydınlatma aracıdır.

Dostoyevski uzun uzun cümleler kurarak; bir eski caddeyi anlatacak. Yorulacak, kafasındaki imgeye hem kendini hem de okuyucuyu bir türlü ulaştıramayacak ve edebiyat aşkınlanmak ve insanlığın gelişen zihnine adapte olmak zorunda kalacak…

Niepce- Muybridge- Lumiere- Kodak- Edison fotografi- sinematografisi imdata yetişip Dostoyevski’yi cebelleşmekten kurtaracak, fonografi sinemaya Welles gibi bir adamı yetiştirecek. Psikolojik gelişimler insan zihninin üstüne (transpersonal) çıkmayı başaramayacak ve aniden Tarkovski, Bergman, Paradjanov, Bresson gibi sanatçılar imdata koşacak.

…..

Kısaca…

İki gün sonra birileri beni ve siz film yapan adamları 2000 yılı parantezine alıp sinema biçimi içinde yazılarda anlatacak.

Bir birey olarak ayakta durun!

Uyanık olun!

Sinema; edebiyat, resim, heykel, müzik gibi bir devrin insanlığa dertlerini, dertlerinden kurtulma yollarını anlatma biçimidir.

Anlatma biçimleri; anlatmayı bilen, anlatacağı dertleri olan, anlatacağı şeyleri deneyimlemiş (tahakkük) bireylere ihtiyaç duyar.

Ve…

Her anlatma biçimi; kendine has zenginliğe, kendine has bir “dil”e sahiptir.

Bilmem anlatabildim mi?

OLAY ÖRGÜSÜNÜN YÖNETMENİ

İşin gıcık tarafı şu:

Epik anlatı (mit- destan) antik hetorojen Yunan’ın (M.Ö 1000) elinde bozguna uğrayıp Tragedya halini aldığında (anlatma biçimi!) insanlar bu traji- komik anlatım biçiminden kurtulunması gerektiğini kavramak zorunda kaldılar…

Tragedya’nın yenilmeye mahkum karakterleri yenilebilir de yenilmeyebilir de (olasılık- olay örgüsü) karakterlere dönüşüp drama ve komedyaya yelken açtılar…

 

Ve ünlü dramatik gelenek 17-18-19 yüzyıl (Moupassant, vb) Fransız (Avrupa) yazarları tarafından uğradıkları küçük değişimle yanı başımıza kadar kendini kaybetmeden gelmeyi başardı.

Dramatik gelenek; olay örgüsünü dayatmaktaydı.

Olay örgüsü; yaptığınız tüm hareketleri belirli bir mantık içerisinde kurmanız gerektiğini söylüyordu.

Yani; dramatik gelenekten (olay örmek) yararlanıp bir anlatma biçimi kuracak olursanız, olayları iyi örmeniz gerekiyordu.

İşte…

Olanlar bundan sonra oldu.

Çünkü olay örgüsü (dramatik yapı) kurulmuş bir eser, başka bir anlatma biçimine dönüştürülürse problemler olmaktaydı.

Yaratıcı kişi (yönetmen) bir film yapacak ve edebi bir eserden (başka anlatma biçimi) uyarlamaya gireşecekse; ilk önce o edebi eserin olay örgüsünü (minimal da olsa!) çözmeli, sıfıra (0) yani film fikrine kadar geri gelmeli ve sinemanın orjin diliyle fillm fikri- synopsis üzerinden yeniden bir yaratma aşamasına girmeliydi.

Girilmez ise ne olur!

Kötü olur…

Çünkü; örneğin bir edebi eser (roman), filme çekileceği bilinmeden yazılmış ise (ki sanatçı öyle yapmalıdır) artık bir bebek olarak doğmuştur.

O bebeği filmdeki gibi kürtaj yapamazsınız. Çocuk doğdu efendim!

Ancak çocuğu öldürmeli, en azından kitabın (edebi eser) ana temasını görsel fikirlerle yeniden yaratmalısınız. (Crea)

Uyarlama yapmayın demiyorum ama dikkat edin!

Olay örgüsü kurulmuş bir edebi eseri filme çekmek (yeniden yaratmadan); plan, sahne ve sekans kalıplarını hiçbir zeka kırıntısı olmadan sırayla yerleştirmek anlamına gelir.

Yani kum kalıba döküm yapmak gibi.

Kalıplamada en azından girdiği kalıbın şeklini alan bir eriyik var!

Al ordan, dök buraya…

Peki eriyik nerede efendim!

Film fikri, görsel düşünülen film fikri nerede…

Aman çok düşünmeden, kafamızı yormadan kayda girelim yeter.

Çaresizlik

Filmi aldınız, ismine baktınız, konusunu da duymuştunuz.

Bir kız ve iki erkek (bu kıza aşık olan!) var.

Öyle; ya birbirlerini ya kızı bıracaklar. Lakin yeni sinemacıların öykünme (benzetme) yöntemlerini de biliyorsanız, bu iki adamın bu kızı bırakıp hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edeceklerini de biliyorsunuz!

Bir Zamanlar Anadolu’da filmini, ya da Bal filmini izlediniz mi!

Onlar da minimal olay örgüleri ile ilgilenen filmler. Onlar da nihai dramatik son (mutlu- mutsuz) kullanmayan filmler.

Gri filmler yani bunlarda.

Bu filmlerin planlarının bir sonrasını ne kadar bilmeye çalışırsanız kendilerini o kadar saklıyorlar. Ancak filmin akışı (film zamanı) içinde kendilerini ortaya koyuyorlar. Yaratıyorlar kendilerini. Yeniden yaratılıyorlar…

Bizim Büyük Çaresizliğimiz filminde; olay örgüsünün öykünmesinden dolayı ilk dakikadan itibaren geleceği görebiliyorsunuz. (Müneccimliğe Gerek Yok)

İstemeseniz de, zekasız, zihinsiz takılmaya çalışsanız da filmin Ankarası gibi hissedilen bir boşluk var. Planlarla gelişen konu değil de, konuyu devam ettirmek için eklenen planlar var.

Görün…

Çaresiziz.

Sempati duyarak, empati kurmaya çalışıyorum…

Bu film bir aynen aktarma (değişmeden), kalıp değiştirip anlatma dışında bir şey değil.

Bir yaratı, bir deneyim süreci içermiyor.

Mesala; Ender (İlker Aksum) bir vecd halinde şiir yazmaktan, kendini zihin dışına atmaktan bahsediyor bir sahnede. Ama filmin yönetmeni bu hal içinde konuşan karakteri anlamış mıdır acaba?

Şiir yazarken kendini kaybetmekten bahseden bir karaktere sahip filmin yönetmeni film yaparken bunu bir vecd, ibadet şeklinde mi yapıyor.

Eğer yapsa bu kadar ham bir film olur muydu karşımızda!

Şiir de sinema gibi bir anlatma biçimi değil mi!

Nerede bu filmdeki şiirsellik diyorlar!

Yaa…

Bir uyarlamanın en kötü yanı, deneyim süzgecinden geçmeyen diyalog, hal, karakter gibi edebi kayıtların kameraya kaydedilmesi.

Eğer İlker Aksum’un kullandığı diyalogları araştırsanız büyük ihtimal kitaptan aynen alınmış sözler olduğunu görürsünüz. (Kitabı okumadım)

En saf niyetimle; beklentilerimin krize girdiğini söyleyebilirim.

Son olarak; bir film çekiminde 24-25-30 tane fotoğraf onu yansıtan araca göre gözünüzün önünden geçirilir.

24 tane sıralanmış foto. Dikkat etmemiz gerekmez mi, bu resimlerin (algıca) fotografik değerlerine, biçimsel kuruluşuna.

Konuyu anlatmak (olay örgüsünü kopyalamak) mı önemli yoksa güçlü görsel fikirler yaratmak mı!

Bir tane görsel fikir, hah işte bu diyebileceğimiz bir hissedilir imge var mı filmde!

Oyuncu konuşmadan, bizi salak yerine koymadan anlayamaz mıyız, karakterlerin derinliklerini…

Galiba olmayacak.

Bu da bizim büyük çaresizliğimiz…

Mi?

13.11.2011

Reklamlar