Arzumun İnce Gülü

Kısaca olmak koşuluyla sizin doğum anınızla birlikte başlayan bir evreden bahsedelim.

Bilinçli bir varlık (Bilim; Bilinç ve Teorisi Hakkında İstediği Sonuçları Alabilmiş Değil) olduğunuzu; bana benzeyen bir fizik- kimya bütünlüğünde olduğunuz için varsayıyorum. Bu metafizik bakış açısı bana insanın, diğer insan dışı varlıkların ötesinde bir kavrama yetisine sahip olduğunu anlatıyor.

Ben; zihinsel işlev yetimle; bir tavus kuşunun yapamadığı; bütünlük (tümel) içerisindeki tekil- tikel ayrıntıları seçebilir ve böylece tümel ve tikel özelliklerimin farkına vararak kendimi farklı bir zaman- mekan içerisinde tanımlayabilirim.

Ben; bir bilinçli varlığım.

Ben bilinçli bir varlık olarak kendi merkezimde olduğum (doğduğum) için ilk olarak kendimi, kendimden dışarı çıkıp tanımlayamam. Çünkü narin (bebek) yapımdan dolayı; kendimi vahşi doğa durumlarından ve bu durumların kavramlaştırılmasından uzakta tutmalıyım. (Aile)

Ailem bana kendi içinde bulundukları, kendi kullandıkları “zihin” kategorilerini bir harici program olarak yüklerler ve bende merkezinde bulunduğum “orjin- merkez” noktamı bu merkezin çeperine kaydırırım.

Önce; saf bilinç olmamdan dolayı, içinde bulunduğum bedene, sonra bana anlatılan ama benim kişisel( bilinç) katılımımın olmadığı kavramlaştırmalarla özdeşleşir, bu şekilde hayatta kalırım. Bir toplum varlığı olarak kendimi isimlendiririm ve yaşama adım atarım…

Böyle olunca; çeperinde kaldığım merkezi, yani ilk merkezimi özlemem, ona vuslat içinde bulunmam çok normaldir.

Bendeki bedeni (hayvani güç) -kendimi oluşturma gücüm- (içgüdü) içinde bulunduğum aile, komün, toplum tarafından başka hedeflere yönlendirilir ve ben artık “ben” olmaktan çıkmaktayım…

Ailemin bana verdiği hedefi (dürtü) o kadar benimserim ki; o hedefe ulaşamaz da ölürsem çok üzülürüm, bu hedefe varırsam da bu sefer sevinirim ama,bu hedefe ulaştığım anda da kendimi bir boşlukta hissetmeye başlarım.

Çünkü; bu hedef benim “kendimi gerçekleştirme” gücümün başkaları tarafından başka bir hedefe yönlendirilmesidir. Doğal olarak da bu hedef benim değildir…

Toplumun bana verdiği hedefler hiçbir zaman bitmez. Döngü içine girerim ve bu şekilde yuvarlanır, dururum.

Böylece yaşayıp dururken…

Gündüz; bilinçli olduğumu sandığım durumlarda, ulaşılamaz olan hedeflerimi insanlardan ve kendimden saklarım; lakin, derin uykum anında, rüyalarımda bu başkalaşım geçirmiş hedef nesnelerini; zihnimde arzulamaya devam ederim.

Arzularımın karşılıklarını unutmam ama; hangi arzuya ulaşırsam o arzu artık benim için, onu arzuladığım zamandaki değerini tamamen kaybeder.

Çünkü ben bu arzu değilim ve ayrıca bu arzu bana da ait değil…

Sizin içinde geçerli bunlar…

İşte; uzaktan bir arzu nesnesi olarak sevdiğiniz kadın (Platon-ik), dişil yanınızı temsil eden o beden ve zihin konumsalı, onu elde ettiğinizde eski değerini yitirmeye başlar. (Evlilik)

Yani siz; size dayatılan bir kadınla birlikte olma toplum ezberini, hiç ulaşamayacağınız bir kadına işaretlemez iseniz o zaman o kadından sıkılmanız, uzaklaşmanız normaldir.

Eğer; hiçbir zaman ulaşamayacağınız kişi- nesnelere (Brad Pitt- Angelina) hedef biçerseniz, bir arzu nesnesiyle ölmeniz ve bu nesnenin sizin dünyadaki oyalanma aracınız olması da çok normaldir…

Çünkü; siz hiçbir çeperi olmayan, saf bilinç bir varlıksınız ve hangi çeperin hangi noktasına tutunursanız tutunun kendinizi boşlukta hissedeceksiniz…

Benden, yani bizden söylemesi…

Aşk Üzerine

Yönetmenimiz; ergen bir çocuğu (en uç nokta) olarak seçerek, karşısına da hafif meşreb bir kadın yerleştirerek önemli bir noktaya temas ediyor.

Bu çocuk ne kadar beceriksiz olursa olsun; bu kadınla para, mülk, zevk yöntemleri sayesinde birlikte olabilir. (Hedef ulaşılmaz değildir.)

Eğer çocuk fakir ve kadın evli zengin seçilseydi; çocuğun arzusunun çok daha platonik (ulaşılamaz) olması sorunu ortaya çıkacaktı. (Ulaşılabilir Hedef)

Yani; yönetmen; bu çocuğun rüyalarına giren, dürbünle tüm gece- gündüz izlediği kadını ulaşılabilir bir konuma koyarak filmine başka anlamlara ulaşabilme yöntemi veriyor…

Kadın; herkes tarafından bir beden olarak beğenilmesi nedeniyle (çocuk tarafından?), ruhsal (sevgi) yetilerini çok gerilere saklamış bir durumda, kim bilir felek neler yaptı bu kadına…

Toplumun; televizyon ile dayattığı güzellik yarışmaları gençleri, olmaları gerektiği gibi düzenlemeye devam ederken, ergen çocuğumuz orta yaşlı bir hafif meşreb kadına olan ilgisinden vazgeçmiş görünmüyor.

Çocuk kadına yakın olmak için elinden geleni yapıyor, arzusuna yakınlaşmak ve onu elde etmek, onu yenmek istiyor belki de…

Önemli bir ayrım çıkacak karşımıza; çocuk, kadınla ilk anlık cinsel deneyiminden sonra bir daha hiç konuşamayacak (film içinde) duruma geliyor çünkü bileklerini doğruyor. Bu durumda biz çocuğun bu arzusuna ulaşması nedeniyle, bu arzunun kaybolup, kaybolmadığını yani bu çocuğun kadına olan “aşk”noktasının değişip, değişmediğini bilmiyoruz.

Kadın soruyor bir öncesinde bizlere:

Öpüşmek mi, sevişmek mi, yoksa Budapeşte’ye gitmek mi istiyorsun benimle. Neden benimle ilgileniyorsun?

Ve çocuk; hiç diyor. Hiçbir şey istemiyorum. (Karşılıksız)

Kadın; yakın planda verilen klasik bir jestle, neden hiç denildiğini kavrayamıyor ve kadında olanlar (ilgi) yavaş yavaş başlıyor. (Ergen)

Doruk noktasında ise; kadın çocuğu “arzuları” yanlızca cinselliğe mi dayalı acaba mantığıyla bir kez daha yokluyor ve çocuk kadından kaçıp, bileklerini kesiyor.

Bu noktadan sonra kadının kişisel dönüşümüne odaklanıyoruz:

Kadın çocuğu arıyor, çocuğun annesinden fırça yemek pahasına evine gidiyor, çocuğu gözetliyor.

Yani çocuğun daha önce içine düştüğü durum, kadının başına geliyor. Ama durumun karışık olmasının bir sebebi var:

Çocuğun aşkının bir sevişme (ereksiyon) ile kaybolup, kaybolmadığını tam olarak bilmiyoruz ama (bileklerini kesmek ani bir karar çünkü) bu kadın artık bundan sonra bu çocuğu unutamaz. Kadın çocuğa bağlanıyor.

Belki hiçbir erkek (adam- ergen) ona bu kadar saf bir gözle bakmamıştı daha önce…

Yani aşk; Kieslowski’nin dediğine göre (saf olması gereken insani aşk) erkeklerde tanımadan önce, kadınlarda ise tanıdıktan sonra sıralamasıyla vuku buluyor.

Bir detay olarak; (önemli bir detay) kadın çocuğun teleskobundan kendine baktığında, çocuğu kendi yanında, bir eş (iki zıt eşleşmesi) olarak tanımlıyor. Burada klişe noktadaki bir konuyu sinematografik olarak nasıl daha ileriye götürebileceğimiz hakkında örnek alabileceğimiz bir görsel plan (düşünce) görüyoruz.

Belki de ilk baştan beri rüya yaşananlar…

Kieslowski

 

Bu adam; enteresan.

Blue (mavi) filmi ve dekalog serisinin birkaçında o kadar güçlü “görsel düşünceler” sunuyor ki bizlere; insan gerçekten şaşırıyor.

Sadece; görerek hissedebileceğiniz, yorumlamaya kalktığınızda elinizden kaçan dalgalar (parçacık değil) bunlar. İnanılmaz gerçekten…

Ve bu adam ses kullanımını (atmosfer- diyalog dışı ses) o kadar azaltıyor ki bu nedenle görsel dinamik (yakın ve orta çekim) zenginleşiyor ve kişinin (seyircinin) görselde gösterilenle ilişkisi daha da netleşiyor.

Yönetmen olmak, sinema biçimi üzerinde düşünmek, bu noktayı tepelere taşımak ayrı bir olgudur.

İnsan olmak ve saf bilinç olduğunu deneyimleyip, deneyimlemekten de kurtulmak, yani insani bir maneviyat ile yükselmek de ayrı bir olgudur. (Sabit bilinçlilik hali)

Bir de; insana ve tüm ortak bilinç temasına sevgi ile bakmak ayrı bir olgudur. (Paylaşım içinde dünya hayatından- pratik hayattan kaçmadan, yüzleşerek yaşamak)

Orson Welles iyi bir yönetmendir, deha bir adamdır ama tek noktalıdır. Çünkü insanı olarak bir aydınlanma figürü değildir.

Griffith, Jean- Luc Godard, Stanley Kubrick bunlar da deha sayılabilirler ama tek boyutludurlar, yani yönetmenlik olgusu ile alakalıdırlar. Daha ötesinde değildirler.

Parajanov, Bresson, Bergman ve en önemlisi Tarkovski; hem yönetmenlik anlamında hem de insanı yükseliş anlamında önemlidirler.

Yönetmen olarak deha vasfıi sergilerler, ayrıca çok az insanın ulaştığı manevi değerlere temas ederler.

İsa kültürü olarak Tarkovski, hem sevgi boyutunda (yani paylaşım- karşılıksız- ilkelerine sadık olan yönetmen) hem yönetmenlik hem de insanı gelişim boyutunda sinemanın en önemli ismidir, hep bundan bahsediyorum.

Yani; bir Mevlana’nın, Şems’in, Sokrates’in sinema yaptığını ve bunu şu ana kadar ortaya koyulmamış bir sinematografik bileşim ile izlediğinizi düşünün…

Ya…

İşte Kieslowski, ilk iki bahsedilen olgudan ilkinde çok önemli bir noktadadır, lakin ikinciolguda çok iyi niyetli olmasına rağmen belirli bir dikey (transpersonal) sınırı geçememektir.

Saygıyla, sevgiyle andığım bir yönetmen ve filmi.

Siz de inceleyin…

20.10.2011

Reklamlar