SANATIN MERKEZİ

 

Biraz eskilere gidelim bir bakalım, sanat ile din arasında nasıl bir ilişki kurabileceğiz.

Şöyle bir önerme ile başlayalım: İlk tarihi kalıntılardan analiz ettiğimiz objelere göre atalarımız hayvani içgüdülerini, bedenlerinin onları kısıtladığı, -dur, kaç, savaş düzlemi içerisindeki barınma, yeme, içme ve uyuma faaliyetlerini sağlamaktan ziyade daha farklı şeylerle ilgileniyorlarmış.

Nasıl yani!

Yani atalarımız, daha iyi barınma, yemek yeme aracı olacak tas- kab- çömlek (toprak biçimleme) araçlarını bu basit düşüncelere yönelik kullanmamışlar. Pragmatik olmayan bir şekillenme ile (ben faydacı) ilk sanat eserlerini; tanrılara sunmak, homojen toplumun ayinlerinde kullanmak ya da bu ayinlerde bedenlerini, barınaklarını ve toplumun düzenini sağlayan kolektif katılımları zenginleştirmek için kullanmışlar.

Yani şu an yemek yemek için kullandığınız çorba kasesi, eskilerin tanrılara kullanılan kan kasesi olarak tasarlanmıştı.

Bir sanat eseri ile yemek yemektesin…

Anlıyor musun!

İnsan; pratik bir amaç için değil, çok daha ulvi (homojen toplumda özne fikri yoktur) manevi bir birliktelik için kullanıyordu sanat (şu an zanaat) eserlerini…

Avatar filminden bir hatırlayın; Navi’ler büyük duaları için sıradan hayatlarından nasıl sıyrılıp, güzelleşmişlerdi.

Ya da kolektif bilincin akışı için giyindiğiniz bayramlıklarınızı düşünün, camilerde, sinagoglarda, kiliselerde giyilen, süslenen kişileri düşünün.

Rahipler; kiliselerde giydikleri elbiselerle takılırlar halen, Araplar’da Kabe’den kalan sanat eşyalarını pratik hayatlarını sokmuşlardır…

Ya da şöyle bakın, Mimar Sinan’a, Andrei Rublev’e, Kilise, Cami tasarlayan ustalara…

Amaç barınacak bir yer edinmek değildi; amaç bir kutsal güce, kutsal olarak anlatılmış bir destana, bir mite benzemek, onu mimetik (temsili) olarak kopyalamaya çalışmaktı.

Sanat; gündelik bir kişisel tatminle uğraşmıyordu o zamanlar…

Nasıl oldu da uzaklaştık o diyarlardan.

Nasıl oldu da süslenmek, estetik bir güzellik yakalamak, şanına yakışmak, Yar-ına yanaşmak niyetli olacak sanat eserlerimiz, şimdilerde birer para kazanma amacına dönüştü.

Nasıl oldu da; pratik hiçbir kazanç, gelir, takas elde etmek istemeyen o güzel fiiller (sanat eserleri) şimdilerde seyirci, para, üstünlük, siyasi ideoloji propagandası haline dönüştü.

Ne oldu bize insanlık!

Ne oldu o sanat eserlerine!

Kültür ve DİN

Bir yöntem; sizden önceki bir kişi tarafından denenmiş ve sonuçları size aktarılmıştır. Siz sonuçları kendi deneyim süzgecinizden geçirmeden kendinizde bulacak olursanız enteresan durumlarla karşılaşırsınız.

Bilim, Sanat ve Felsefe kelimeleri her an çıkabilir karşınıza…

Einstein, Maxwell, Termodinamik Yasaları, David Bohm, Neuman, Culbertson size bir şeyler anlatırlar, siz bunları kavramaya çalışırsınız ve ortalama algının biraz üstündeyseniz tahminen başarılı olursunuz.

Andrei Tarkovski, Beethoven, Michelangelo, Rublev, Çaykovski size bir şeyler sunar, ama siz bunları kavramaya çalışırsanız, başarılı olamazsınız.

Nasıl yani!

Bilim adamı size bir förmül- denklem, işlem sunar siz bunun ana mantığını anlayıp bunu başka bir çözümleme- hesaplama işlemi için kullanabilirsiniz. (Bilim Parçalar, Tüme Varır)

Sanat adamı size bir sanat eseri sunar, siz bunun ana mantığını anlayıp başka bir bütünleme ile sanat eseri için kullanamazsınız. (Sanat Tümden Gelir)

Neden…

Çünkü sanat eseri, her yazımızda da hafiften sağlamasını yaptığımız üzere, bir katılım, bir estetik amaçsızlık, bir zihinsizlik (kalp, yürek, gönül) istemek zorundadır.

Çünkü; bilim adamı bir çiceği alıp (öncesinde oluşmuş bir sanat eseri) onu kullanacak ve zihin (ikileme) tezgahına sokacaktır.

Lakin; sanat adamı, bir amaçsızlık, bir gönül açılımı (sevgi) nedeniyle çiceğin bilim adamı tarafından bölünen parçalarını yapıştırmak yerine (kolaj), kendinden önceki çiceği mimetik bir kopyalama (aşkınlama) iradesiyle yeniden tasarlayacaktır.

Yaptığı işin sorumluluğunu almak istemeyen, lakin bir sanat eseri hakkında konuşmak, yargılama yapmak ve zihinsel bir kategori olarak insanlığı zihinsel boyutta ilerletmek için çalışanlarda felsefecilerdir. (Filosofya değil- Zihin’e düşen felsefe)

Sanat; dinin çocuğudur…

Bu nedenle sanatçı, deneyimleme, aşkınlama ve kendine bulma tabirleri ile çalışmalı ve nihayetinde sanatı ile kendi dinini (orijin) merkezini, keşfe açılmalıdır.

O zaman sanatçı; birey olma yolunda, özgürleşme istemiyle yola çıkmalı, ideolojilerinden arınmış (en son olarak da ideale ulaşma arzusundan da arınmış) olarak saf merkezine dönmelidir.

Dön be kardeş!

Seni bekliyoruz…

Tanrı ve İnsanları

Kendilerini, Hıristiyan (farketmez halk) toplumuna (içinde bulundukları köy- kasaba) adamış rahiplerimiz filmin kahramanları.

Kahramanlar; çünkü kendilerine Tanrıları adına ideolojiler yüklemiş, karşıt din gruplarının arasında yaşıyorlar ve kendilerini bunlardan korumak zorundalar.

Doktor; tüm halka (müslüman) yardım etmek ile uğraşıyor karşılıksız. Diğerleri de kilisenin toplumu şekilendirdiği şekilde, halkın da kiliseyi biçimlendirmesi mantığıyla yüzleşiyor ve yaşıyorlar…

Baş rahip; çalışkan, ideoloji olarak da olsa tüm dinler hakkında, en önemlisi içinde bulunduğu toplumun çoğunluk dini hakkında bilgi toplamaya çalışıyor.

Bu rahipler, kimseye yük olmadan, insanlara yardım ederek, kendi ihtiyaçlarını kendileri karşılayarak, hem İsa öğretisinin aydınlanma anını bekliyorlar (Sevgi yöntemi beklemek ile ilişkilidir)  hem de diyalektik bir şekilde karşılıklı gelişim için insanlığa (topluma) yol açıyorlar…

Ayinlerini de sırasıyla takip edip kişisel görevlerini aksatmıyorlar…

Bir doruk noktası, dramatik geleneğin en en önemli detayıdır. Bir film ya bu doruk noktasında bir karakteri anlatır, ya bu doruk noktasına ulaşacak bir kolektif bütünlüğü…

Öyle de oluyor; rahipler kötü- (ideolojisi ile iyi) adamlar tarafından tehdit ediliyorlar ve hiçbir şeyden korkmadan, İsa’nın çarmığa gerilmesindeki gibi ikilemde kalıyorlar. Kiliseyi mi ve onun taşıdığı değerleri mi, yoksa benliklerini mi koruyacaklar!

Film bu izlek üzerine, bir yandan rahiplerin kişisel çatışmalarını bir yandan da müslüman- hıristiyan kültür farklarının boşluğunu anlatmaya çalışıyor…

İdeolojik Filmler

Eisenstein gibi Devrim peşinde koşan filmler yapmak, yani siyasi göstergeyi saklamadan direkt gözler önüne sürmek artık 1920’ler kadar kolay değil.

Artık; sanat eseri hakkında yapılan bir yığın konuşma ve yazı sayesinde, direkt olarak bir siyasi propaganda yapmak zor filmlerde…

Yani yönetmen; siyaset bile yapmak istese artık etrafından sakınmak için bunu belirli bir konunun içine gizliyor. Çok gizliyor ki, hatta kendisi bile artık farkına varmıyor ideolojisinin. (İçgüdü- Dürtü- Arzu Dönüşümü)

Bunu filmlerde farkedin!

Cannes film festivali; elinden geldiğince siyaset içeriğini azaltmak ile uğraşır ama…

Bunu iyi farkedin diyorum!

Bir siyasetçinin, tanınmış bir kişinin kişisel gerilimini, kendi içsel dinamiğini anlatmak, yapılanın saf niyetli bir sanat eseri olmasını engellemez.

Ama büyük konuşmanın (bilmediğin şey hakkında konuşmak) toplumsal hakikatle (toplumun hakikati olmaz!) olan bağı, görenler için enteresan bir ayrıntıdır.

Toplum üzerinde yapılmaya çalışılan ideolojik değişimlerin filmde saklandığı metaforlar, filmin sanat eserinden çok, gizli propoganda olmasının önünü açar. (Hitchcock)

Birey olmaya giden; sanatçı, toplumun kendi üzerindeki etkisini anlamıştır ve toplumun başka bir ideolojiyle şu an içinde bulunduğu problemlerden kurtulamayacağını kavramıştır. Kesin olarak, kendi deneyimleri ile sağlamasını yapmıştır bu ifadenin…

Mevlana’nın, Yunus’un, Sokrates’in, Hermes’in, Tarkovski’nin yaptığı kendi düşünsel, gönülsel açılımlarını anlatmaktır. Siz onları nasıl anlar, nasıl onlardan bir siyaset zemini bulursunuz o sizin probleminizdir.

Lakin; bu adamlar, resuller, nebiler, hakiki sanatçılar, toplum üzerinden kurulacak hiçbir amaç için zemin hazırlamazlar…

Nokta budur; bakın ve görün, ne kadar saklarsanız saklayın; kişisel hakikat yönünde değil de toplumsal alanlarda yönlendirme yaparsanız, sanat eseri değil, kişisel arzu tatminiyle, siyaset (Politika- Polis Etika) yapmış olursunuz.

Of Gods Of Men; insanlığın, siyasi din resitalinden daha önemli bir ayrıntı olduğunu düşündüren ama kendisi de yukarıda bahsettiğimiz bubi tuzaklarına basarak sanat eseri olmaktan uzaklaşan bir sinema filmidir.

Cannes’da ödül alsa da, almasa da bu hakikat (toplumsal!) değişmez…

18.10.2011


Reklamlar