Once Upon a Time

Bir zamanlar Anadolu’da.

Bir zamanlar Meksika, Çin ya da Amerika’da da olmuştuk. Dikkat edelim:

Türkiye’de değil, Anadolu’dayız…

Anadolu topraklarının biçimlendirdiği Sümerlileri, Antik Yunanı, o koca Osmanlı Sultanlarını koordinat düzleminde biçimlendirmeye çalışacağız. Pitogoras’ı, Sokrat’ı, Mevlana’yı, Yunus’u, Şems’i yakalayacağız.

Doğru…

Aradığımız ve esasen bilmemiz gereken şey, filmin ruhu! Film isminin zihnimize engelsiz ulaşan metaforu sayesinde, Stanley “Kubrick’in 2001: A Space Odyssey”  filmindeki gibi dolby surround şekilli, abartılı, şaşalı bir “A Film By Stanley Kubrick” jeneriği yapmamıza gerek kalmıyor…

Filmin ismi sayesinde; sadece filmin isminden dolayı yani, tüm filmin ruhunu aktarmanız çok kolaylaşıyor, izleyenlere…

Fark var mı?

Yani reklam kokan, ego akan, “A film by Stanley Kubrick” girişinden, fark mı var mı bu Bir Zamanlar Anadolu’da film isminin?

Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ya da Koza isimleri de bir zamanlar Anadolu’da geçen zamanları anlatıyor değil miydi? Yani Nuri Bilge’nin Kasaba filminde, yine bir anadolu zamanını aktarmıyor muyduk?

Neydi acaba farklı olan!

Mehmet Emin Toprak, Muzaffer Özdemir, Mehmet Emin Ceylan bir zamanlar Anadolu’nun ruhunu veren oyuncular değil miydi? Anadolu halkının polisini, savcısını vermiyorlar mıydı onlarda?

Ya da bu isimlerin temsil (represent) ettikleri karakter- tipler Anadolu’nun ruhunu veren katı insan fizikleri değil miydi?

Bir Zamanlar Anadolu filmi; figüranından, başrolüne kadar ünlü isimlerle doldurulmuş. Neden?

Hem ünlü oyuncularla çalışma, hem filmlerin isimlerinde anlaşılır ve kavranabilir olma çabaları…

Takip edin:

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler—— Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da…

Görüyor musun? Boşluk var?

Mayıs Sıkıntısını hem isimle, hem içerikle çözümlemekte sıkıntı çekerken, neden Üç Maymun filminde gerçekten üç maymun var.

Neden ismi Üç Maymun konulan bir filmin içinde gerçekten Üç Maymun var?

Sen değil misin görselliği Türkiye’ye taşıyan. Minimal öyküleri insanlara sevdiren…

Zaten Cannes’da aileden biri oldum, biraz da halka inmeliyim tavrı mı bu?

Yoksa; o güzelim yönetmenim, seyirci piyasalarında, seyirci bilet kuyruklarında kayıp mı oluyor?

Hem gişe; hem sinema, hem ticari film, hem sanat filmi birlikte yapılabilir mi?

Olabilir mi?

Yoksa geçmişte kalan arzuların, Üç Maymun’da koşmaya başlayan popülarizm ile afişlenmesi bu?

Aklıma Luis Buniel’den bir parça geldi:

Arzunun O Belirsiz Nesnesi. Gerçekten de belirsiz di mi!

Bilmem, hatırladınız mı?

A Film By Nuri Bilge Ceylan

Bütünlük içerisinde düşünürsek; Nuri Bilge Ceylan’ın ve sinemasının son noktası bu. Elden kayan şeylerden bahsedeceğiz ama aşina kulaklara Nuri Bilge sinemasındaki birkaç değişimden bahsetmem gerekiyor:

Koza; bir kısa film. Nuri Bilge’nin bize ulaşan ilk kısası. Bu filmde önemli bir nokta var. Bilerek ya da bilmeyerek yapılmış lakin, kendini arayan bir yönetmenin kamerasının ele geldiği, yani sabit plan dışında kullanıldığı yerler var.

Kameranın bir özne olarak mizansen içinde belirdiği yerler bunlar…

Şu: Kamera sabit bir noktaya odaklanıp, oyuncunun kameraya doğru gelmesi sağlanırsa; çok gizliden de olsa fotografik bir biçim tekniğinin peşinde koşmuş olduğumuzu anlarız. Bu yöntemle; kameraya fiziksel çekim yapmasından başka bir pozitif deneyim yükleyemezsiniz. Çünkü kamera zamanı ve içinde bulunduğu koordinat düzlemini bütünüyle, tiyatroda olduğu gibi oyuncuların (nesne) sırtına yüklemeye zorlanmıştır.

Ayrıntı gibi gözükebilir, lakin sinema teorisi ve pratiği ile ilgilenler bu eksikliği hızlı bir şekilde kavrayacaklardır…

Ama Bir Zamanlar Anadolu’da kamera ayağa kalkıyor. Kamera hareketlerini görünce şok oldum diyebilirim, çünkü yıllardır bir Nuri Bilge Ceylan filminde kameranın bir ruh olarak, bir betimleme olarak, hareket ettiğini görmemiştik. (Zoom-In hariç)

Fotografi ve sinematografi arasındaki o ince çizgi, artık aşılmış gözüküyor. O olduğu yerden kalkmayan ağır makina, o Muybridge’in atları çektiği ilk kinemotografa benzeyen, Edison aleti, yönetmenin isteğiyle, bir rol alarak (karakterleşerek) filmde kendini belirtmek için ayağa kalkıyor.

Sinematografi yani… Zamanı yeniden biçimlendirme tekniği…

Canlanıyor. Bu büyük bir artı ve muazzam bir başarı yönetmen için…

Başka?

Eskiden; boş bakışlar ve görsel düşünceler ile süslenen, sessiz boşluklara (Uzak ve İklimler daha çok) bu filmde Yılmaz Erdoğan’ın doğal aksiyomları, karakterleri edebi olmaya zorlayan fazlaca diyaloglar yerleşiyor. Benim açımdan sorun olmasa da seyirciyi salonda tutmaya sevketmiyor değil bu seçimler…

Ve en önemli, ancak yükseklerde sallanan bir bilincin biçimleyeceği ZAMAN geliyor aklıma…

Sinemanın kendi ruhu. En önemli özelliği, bir yönetmeni deha sınırına yaklaştıran özellik geliyor aklıma…

Uzak filminde, (Muzaffer Özdemir’in fan kullandığı, uyuyor gibi, bir rüya sahnesi ) yüksek (yavaş) çekimde bir plan vardı. Zaman tavrını algılayan beyinlerin yönetmeni edebiyata kaçmak ile suçladığı, yavaş çekimi ve algılayışı yüzünden Nuri Bilge Ceylan’a çok kızıyor olduğum bir sahneydi bu…

Rüya zamanı ve gerçek zamandan bahsediyorum. Kavramca ikisini, bir başka ikilikmiş gibi, birbirinden ayıran sinebiyattan bahsediyorum.

Tam sadece görsellik olsun diye konulan köydeki güzel kızın çay getirme sahnesinden bahsedecekken, yönetmeni; toprak altında ölmekte olan, yani filmin göstermediği bir adamı, gizlice film sahnesinin içine sokarken yakalıyoruz. Lakin bu ne yüksek çekime, ne de abartılı bir atmosfere sokularak yapılmış. Yani o adam orda değil diyemezsiniz, orda da diyemezsiniz. Çünkü güzelim kız o sırada herkese verdiği gibi -aslında ölüyor- olan adama da çay veriyor. Yani rüya olacak, gerçek olamayacak bir zaman; kadın oyuncu tarafından bizlere gerçekleniyor.

Eğer Yılmaz Erdoğan gelip uyandırma tarzı bir hareket ile katil’i bize hatırlatmasa sinemanın biçimine atılacak çok güçlü bir imza olacakmış bu sahne, ama yine sekteye uğramak zorunda kalıyoruz.

Yani anlaşılması için söyleyeyim; Mümtaz Taylan’ın (ARAP) konuşuyorken, gözünden yaş geldiği sahneye benzer bir noktadan bahsediyorum. Arap konuşuyorken, ağzının kımıldamadığı ama konuşmasının devam ettiği, gözlerinden yaş gelen sahneden…

İşte bu nokta; biçimsel olarak günümüz sinemacılarının kapıştığı derin bir noktadır. Birbirlerine seyirci üzerinden olmasa da, filmleri üzerinden mesaj gönderirler…

Semih Kaplanoğlu’nun Üçlemelerinde, Aranofski’nin Fountain ve Black Swan’ında, Manchevski’nin Before The Rain’inde olduğu gibi zamanı ikilik olarak değil de teklik olarak anlatmaktan bahsediyorum.

Dip Not: Tarkovski ve Kurban yazımda tüm teoriyi anlattım…

Yani kısaca Nuri Bilge; Zaman denklemlerine adım atarak, ilk defa da olsa güçlü bir olay örgüsüyle mesajlarını derine yerleştirirken ayrıca kamerasını da kaldırıp sinematografiye yeniden adım atıyor.

Zaten sinematografiyi içerlerseniz, zaman da kendini gizliden gizliye size sunmaya başlayacaktır…

Bresson mu? Tarkovski mi? Nuri Bilge Ceylan kime daha çok benziyor ?

İkisi de değil. İkisine de değil. Nasıl Cannes’daki gibi Nostalgia’yı (Tarkovski filmi) Para ile (L’argent) (Robert Bresson’un Filmi) kıyaslayamazsam yönetmenleri de birbiriyle kıyaslayamam.

Yapamayacağımdan değil; çünkü Nostalgia, Stalker ve Offret tüm sinema tarihinde hiçbir filmle kıyaslanamaz.

Dramatik yani özdeşleşen sinema, ya da özdeşleşmeyen (Brecht), yadsıyan sinema tarihinde bu üçü gibi bir yapıt daha gelemedi…

Merak etmeyin sözlerim daha bitmedi.

Bresson’un bir “Bir Taşra Papazının Güncesi” de bu alanın içine girebilir.

Bergman’ın Winter Light’ı da…

Alana girebilir diyorum. Bir enerji alanından bahsediyorum.

Yani sanatçıdan bahsediyorum. Yatay psikolojiden değil, dikey psikolojiden. Transpersonal olan yapıdan bahsediyorum. Bir aşkın bakıştan, bir üst düzey benlikten söz ediyorum…

Her zaman kızarsınız bana ama.

Sanatçı; Şan, şen kelimesinden türer. Biz eskilerde Yesevi ekolü, yani esas türkçenin konuşulduğu zamanlarda bir kavram söylerdik bunun için:

Sanatçı- Yaratmak- Yar- aşmak- Yar- a “Yakışmak”.

Yar’a yanaşmaktan bahsediyorum.

Zanaat ve sanat kelimesi ayrıldı sonralarda ama yine de halen sanat kelimesi yar-a yaraşmaktan gelir. Arapça da şanat, türkçede yaratmak kullanıyoruz en kabasından…

Yar kimdir peki? Yar nedir? Yakışılması gereken kimdir, nedir?

Derin konular…

Ne diyordu Tarkovski: ” Ruhunun mükemmelliğini arzulamayan hiçbir insan değerli değildir”

Düşünülesi bir yanı var tabi bu lafın. Ama en azından şu ana kadar üst-benliği en

geniş anlamda zorlayan bir adamın ağzından çıkıyor bu laf!

Tarkovski: Picasso için şöyle diyor, bilmem duydunuz mu?

“Entelektüel Analizci”

Benim için Çağan Irmak, Şahan Gökbakar, Cem Yılmaz, Fenerbahçeli Rıdvan analizcidir.

Entelektüel analizci de Nuri Bilge Ceylan olabilir mesala…

Bir analizcinin illa yönetmen olmasına gerek yok değil mi?

Picasso’da çok önemli bir noktadadır sanat camiasında ama. Neden Tarkovski böyle dedi bu adam için?

Uzun zaman önce bir yazıda film yönetmenlerini Aydın olarak niteyelen bir adam görmüştüm.

Aydın?

Aydın= Aydınlanan, Ay ışığını yüzüne alan insan. Şanına yakışanı yapan, “yar” ına yakışan.

Aydın= Sanatçı= Yaratıcı doğru mudur!

Karanlık olanı görüp, karanlık olanı analiz edip, karanlık olanın üstüne çıkabilen adam. Karanlığın üstüne nasıl çıkılır?

Işığı açarak. Aydınlanarak. Sanatçı ve yaratıcı olarak…

Sizce Bir Zamanlar Anadolu’da bir aydınlanma var mı? Aydın gibi yol gösteren bir göz var mı?

Küçücük bir umut parçası, bir ışık, var mı o koca insanlarda?

Sanatçı toplumunu biçimlendirir derken ne demekteyiz.

Ne kadar da küçük olsa, ne kadar derin de olsa, bir sanatçı umut ışığını, analizini yaptığı toplumun aydınlanma figürünü, yöntemini, disiplinini, biçimlemek zorundadır. Derinlere saklayabilir. Ama zorundadır…

Sanat üst-benliğe, aşkın benliğe, hakikate, bütünlüklü bir yaklaşım şeklidir…

Analiz edip bırakamazsınız. Felsefe’nin resmini çizip sanatçı ünvanını üstünüze alamazsınız…

Bir Zamanlar Anadolu’da, o koca Anadolu’da bir umut ışığı karakter, bir ağaç, bir futbol topu, bir ışık yok mudur acaba?

Anadolu diyorum, Sokrat diyorum!

İyi bak yönetmen, yok mudur?

Eğer yoksa Anadolu ruhundan, o kadavradan, otopsi yapılan Anadolu insanından bahsedecek bir film yapmaya gerek yoktur!

Aslında “o umut yoksa” film yapmaya da gerek yoktur…

25.09.2011

Reklamlar