REAL

Gerçek nedir? En basitinden biraz düşünelim!

Bir durumun izahının; durumun kendisine olan yakınlığı değil mi! Sokmayalım bilimsel düşüncelerimizi!

Gerçekten mi diye sorarız ya!

Birisi gördüğü bir olayı kendi yorumunu katmadan aynen anlatırsa mesela…

Acaba bir kavga olayına tanıklık eden birisi; kavga edenlerden birinin diğerine küfür ettiğini duymadan, kavgayla ilgili tasvir yapabilir mi!

Ya da yalnızca radyodan dinlediğiniz bir spikerin size bir maçı anlatıyor olması; o maçın gerçekten var olup olmadığını kanıtlayabilir mi!

5 duyumuz var. Görür, işitir, koklar, dokunur ve tadarız.

Yalnızca karanlık ve “vakumlanmış boş bir ortamda” sesin olmadığı bir ortamda yani; aynı cismani şekle bürünmüş şeftali veya elmayı nasıl ayırt ederiz.

Tadarız.

Yanisi şu; kendi algı araçlarımızdan dışarda tanımladığımız her şey 5 duyunun kontrolü altına ne kadar fazla giriyorsa o kadar gerçektir.

İşte sinemayı bir enerji olarak hissettirdiği ” zaman” yüzünden “en gerçekçi sanat” kabul ederiz.

Resim, edebiyat, heykel, müzik ile arasında 5 duyu organı sınırları, tiyatro ve fotoğraf ile arasında da zaman vardır sinemanın.

Çünkü 5 duyu organı da ancak kendi üç boyut ekseni ile sınırlı bir zaman aralığında var olabilir.

Düşünsene dost, hem gördüğün, hem kokladığın, hem dokunduğun, hem tadına bakdığın, hem yerken dişlerinin sesini duyduğun bir sanat var olacak ileri zamanlarda…

En gerçek olana yani hayatına “sanat” diyecekler gelecekte.

Tabii hala diyemiyorlarsa…

ESKİ ve YENİ GERÇEKÇİLİK

İşte; ne kadar gerçek kılmak istersek sinemayı o kadar az kurmaya başlıyoruz. Kurmacayı temel bir ayıklama operasyonu olarak tanımlayıp bütün doğruları ona göre şekillendiriyoruz.

Oyuncular alt tabakadan “eğitim” almamışlardan oluyor.

Işık; en doğal olduğu zemine çekiliyor.

Caddeler; yoğun çalışan- çalışamayan, “sosyal” hakları ile uğraşan halk ile dolu.

Her sahne; halkçı, halk ile birlikte, halkın kendi doğallığı içinde.

Oyuncular; yakın planlarını “konusunu özet olarak” anladıkları olaydan kendileri çıkartıyorlar.

Ne kadar; yakınsak, tarihimize, hayata, siyasete ve alt tabakaya o kadar gerçekçi oluyoruz.

Eee…

Şatolarda yaşayan adamın gerçeği yok mu yani!

1 trilyona yapılan kahvaltılar gerçekten var olmadılar mı!

Bisikletleri imal eden fabrika sahibinin çocukları her gün mozzeralla peyniri yemiyorlar mı?

Gerçek değil mi bu yaşananlar!

Gerçekler ama ne yazık ki; yeni gerçekler, eski olanları değil.

HIRSIZ

Dönem kötü. İşsizlik hat safhada. Eski Roma sokaklarının bisiklet olmadan çalışılamayan ortamlarındayız.

12 saat çalışmalıyız. Hem de hepimiz, yaş durumumuz hiç farketmez.

Bisiklet ile yaptığın afiş yapıştırma işi sana daha önce vaat ettikleri zenginliği geri kazandıracak.

Savaş da yeni bitmiş.

Doğru düzgün yapmaya çalıştığın işin sırasında ekmek teknen olan bisikletini bir alman şapkalı çocuğa kaptırıyorsun.

Çocuk kaçıyor, kurulan tezgah ile bisikletini kaybediyorsun.

Kilisenin içinde dinden beslenen fakirleri tartaklıyorsun bisikletini ararken.

Roma sokaklarının almancıları mahellerinde bir adam dövmeye çalıştığın için seni kovuyorlar içeriden…

Kendi bisikletini bulamıyorsun; başkasınınkini çalıyorsun. Yalnız daha önce bisikletini bulamayanlar seni hemencecik enseliyorlar.

Adaletin bu mu Dünya!

Bütün bu maceralarında yanında koşturan küçük evladın yaptığın hırsızlık suçunu affediyor. Onurlu bir babanın gururunu kendisine teslim ediyor.

İşte böyledir o diyarlar; iyi kalpli ama hırsız çocuklar; iyi kapli ama hırsız babadan gelirler…

De SİCA

Kameranın filmin içinde rol alması ile kaybedilen görsel derinlik; kurgu yapılanmaları, günlük hayatın pisliği belirli bir mantık içerisinde yeniden yoğruldu.

Kamera hareketli başlıyordu büyük sahnede daha sonra derinlik için sabit plana dönüyordu.

Siyah beyazın; detayları sönümlemesi, olay ve kişi örgüsünün ön plana çıkmasına neden oluyordu.

Ses bütünlüğü; halkın “atmosfer sesi” ile bütünlük oluşturuyordu.

Halk ile çekilen halklı bir film oldu bunlar…

Gerçeği yeniden yorumlayıp; 2 duyu organımıza da hükmedildi bu arada…

Zaman süreci; bisikletin çalınması ve yeni bisikletin bulunması arasındaki vurguyu iyice ortaya çıkardı.

Bravo De Sica. Ellerinden öpüyorum.

Ama sormam gerekiyor:

Sanat; insana neyi hatırlatır sence?

Sosyal bir devlet kurulumuna olan özlemi mi yoksa;

Sosyal devlet yapısını kuracak saf değerleri mi?

Cevap verirsen sevinirim…

27/02/2011


Reklamlar