YETENEK

Bakın; bir sinemacı genç, yaptığı işin orijin noktasını öğrenebilecek kadar azimli, teorisini konumlayacak kadar potansiyele sahip ve pratikte “kendini koruyabilecek” kadar onurlu ise iki yoldan birini seçerek ilerler…

Öğretiler bu yönde ayrılan iki seçenek ortaya koyarlar:

-Tümdengelimli.

-Tümevarımlı.

Kavramlara baktığımız da anladığımız bir yapı var:

Tümdengelimli olan; tüm olarak kabul ettiği bir nedene kendini bağlayarak aşağıya sarkar.

Tümevarımlı olan da; aşağıdan kendi merdiven basamaklarını istediği noktaya koyarak bir nedene tırmanır.

Tümdengelimli olan adam “son nokta” olarak belirlediği bir mesnet seçer ve ona göre teorik ve pratik uygulamalarını hazır bulduğu “taklitten” yani mesnetten kendine doğru çeker. Ta ki özgün bir yapı kurana kadar. Tabi gücü izin verirse…

Tümevarımlı adam da her noktaya belli bir mesafeden bakarak; kendi hiçbir! şeye benzemeyen yolunu belirlemeye çalışır.

İlki genişten gelir, diğeri özelden gider…

Sinema için düşünürsek- ki sinema 130 yıllık (1880) bir sanat açılımıdır- yöntem bilimlerinden hangisini nasıl konumlandıracağımızı bulabiliriz.

Her zaman söylediğim gibi her sanat bilimseldir. Her sanat bilim aracılığıyla ortaya çıkar ve bilimin sosyolojik altyapısını “sistem” üzerinde hakim kılmak için yansımalar yaratır.

Kuantum sıçraması bilimdir; lakin “orbitallerden sıçrayan” elekturonun enerji salınımı sanattır.

Ya da astronomik olarak yeniay bilim, dolunay sanattır.

İnsan bir ilk bulur- bulduğu bu “ilk ” bilimdir. Bu “ilki” ta ki başka “ilklere” kadar koruyan ve eskimesini sağlayan durum ise sanattır.

Ya işte demek ki; Tümdengelimsel ve Tümevarımsal bütün yöntemler 1800- 1900 arası ve 1900- 2000 arası gerçekleşen bilimsel çözümlemeler yüzünden ortaya çıkmıştır.

Bunca karın ağrısının sinema için olan kısmına dönersek;

Sinema da tümdengelimsel yöntem biçimciliktir. ( Başka bir yönetmenden sistem kopyalama)

Sinema da tümevarımsal yöntem de benciliktir. (Görsellik, edebi metinsel bakış, avantgard akımlar)

Tümdengelimsel ilerleyen yönetmen adayı; Tarkovski, Bresson, Kubrick, Godard gibi sevdiği adamın yöntemini bir “son” kabul eder ve bunu kendi kabiliyetince uygulayıp kendi özgünlüğünü yaratmaya çalışır.

Lakin; tümevarımcı sinemacı, son kabul etmeden bir ondan, bir bundan etkilenerek kendi stratejik planını korumaya çalışır.

Bir arkadaş; ilk önce biçimini oturtup; sonra edebi repkliklerini, çerçevelerini, görsel gücünü ve diğer küçük gibi gözüken ayrıntılarını hafifletiyorsa Tümdengelimcidir.

Başka bir arkadaş ise; tüm planlarını kendi gözü gibi çok dikkatli kurup bir sinemasal biçimin kendiliğinden oluşmasını sağlamaya çalışıyorsa Tümevarımcıdır.

İki düşüncenin size de kolaylık olarak anlaşılabilmesi için örneklemem gerekiyorsa;

Tümdengelimci Sinemacı Semih Kaplanoğlu’dur.

Tümevarımcı Sinemacı da Nuri Bilge Ceylan’dır.

Nasıl mı?

Semih Kaplanoğlu belirli bir biçimi oluşturana kadar hiç ortalıklarda görünmedi. İçeriği ve görselliği, biçimin yanında kuruyordu. (Herkes Kendi Evinde- Meleklerin Düşüşü) Daha az önem veriyordu bunlara…

Daha sonra biçimini oluşturup kendini ayrıntılarla ilgilenmeye itti.

Nuri Bilge ise baştan beri hep planlarının muazzamlığı için uğraşıp durdu.

Şimdi son durumlara bakarsan; Semih Kaplanoğlu geriden gelip sinema biçimini “Zaman Denklemli Sinema” uygulayıp, çerçevelerin ve repliklerinin kontrolünü eline geçirerek daha iyi bir sinemaya yol almaya başladı.

Demek ki; insanlığın tüm tarihi geçmişini inceleyip, yaptığımız iş içerisindeki “en iyi noktayı” belirleyip, en iyi olana sülük gibi yapışmalı ve ondan kurtulabilecek hale gelene kadar onu sömürmeliyiz…

Sinema teorisini bilmek biçimciliğe yaklaşmaya başlamaktır çünkü…

Tarihinden bağımsız, genetiğinden aykırı bir sinemacı olamayacağına göre; Lumiere, Eisenstein, Lang, Godard, Antonioni, Tarkovski, Bergman, Tarkovski ve Angelopulos, Nuri ve Semih’ten ayrı da sinema olamaz.

Lakin dert şuradadır:

Sen hangi çeşit bir düşünürsün ve senin ustan kim?

Ya da ustanı kopyalamak istemiyecek kadar “batılı isen” nereye kadar gücünü koruyabileceksin.

Düşünsene Hollywood’tan bir türlü bir Tarkovski çıkamadı…

Bana ustanı söyle sana kim olduğunu söyleyeyim!

MAYIS ve SIKINTISI

Ben de Tümdengelimsel bir adam olduğum için; biçimsel arayışımı sona erdirene kadar; çerçevelerin içini “muazzam dolduran” bu adamları görünce korkmaya başlıyorum.

Teorik olarak ilerleyen adam edebiyata yakınlaştığı için genelden özele ilerleyebiliyor. Bu durumda sinema sistemini oturturmak namına bazı detayları unutuyorsun.

Nuri Bilge ve foto- grafi insanlarını çok seviyorum. Gerçekten kurulan çerçeveler muazzam. Söz kalmıyor benim gibi “biçimcilere”…

Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak ve İklimler belirli bir yapıya sahipler.

Koza; bir patlama.

Kasaba; kendi gözünden doğaya bir bakış atış.

Mayıs sıkıntısı yavaş yavaş kendine doğru yönelmeler. Tanımlama çabası…

Uzak; benliğin her şeyi esirleştirmeye başlaması. Yalnızlık.

İklimler; bu benliğin “cinselliği” denemeye çabalaması. Özgür adamın, kadının sorumluluklarındaki kayboluşu.

Hep aynı çekim aşaması stratejisi devam ediyor bunlarda…

Mayıs da sıkıntı mıdır bilmiyorum; ama “Üç Maymun” artık geri dönüşü olmayan bir kurmaca yolunun başlangıcıdır.

Biçimsizliğin mesnedini kaybetmiş bir “görselliğe” boğulmasıdır.

Tümevarımın görsellik içerisinde tıkanması ve popülerliğe kayıtlanmasıdır.

Semih Kaplanoğlu Bal ile ilerlerken; Nuri Bilge “Üç Maymun” ile geri gidiyor.

Şimdi tüm yazımı baştan okuyun…

Hangi Mayıs ayının SIKINTISI bu?

METAFORLAMA

Baba nasıl bir oyuncudur öyle. Sesi, tonlaması, doğaçlaması, gerçekten şahane…

Anne, çocuk, yönetmen, rahmetli, saçlı adam…

Kusursuz.

Görsel dinamik, oyuncu yönetimi, atmosfer kurma. Gerçekten bravo.

Yumurtalı çocuk küçüklüğü, M.Emin gençliği, yönetmen hayatını kurmaya çalışan sanatçı orta yaşlılığı, baba da inatçılığı ve azimi simgeliyor.

Hem de aynı anda, aynı zaman aralığında.

Eğer görselliği, atmosferden ayırmayacak sahneler olsaydı (televizyon) tüm zamanı (tüm Bilge Ceylan nesli) aynı anda bir Mayıs ayında hissedecektik.

Maymun iştahlı küçük boyutlu, hareketli NURİ BİLGE.

Klasik bir hayatı ve işi kabullenemeyen, enteresan NURİ BİLGE.

İnsanlarla en az ilişki içerisinde, minnetlik oluşturmadan film çekmeye çalışan NURİ BİLGE.

Hak, hukuk peşinde koşan yaşlı, bilge NURİ CEYLAN.

Baban gibi; klasik bir insan olmak sana hem zor, hem de çok kolay geldi değil mi?

Ne kadar da çok takdir ettin di mi! 1000 lira için günde 10 saat boya yapan adamı?

Sen neden yapamadın?

Neden klasik olamadın BİLGE?

Sıkıntı mı bastı!

SİNE-MASAL

Çok sinema konuşmuyorum diye kızmayın bana. Sinemayı oluşturan esas şeyler bu ayrıntılar aslında.

Tüm kavramları ile konusundan, kurgusuna, oyunculuktan, kamera merceklerine kadar ayrıntılı yazabilirim yazılarımı.

Ama ne bana, ne de uzun anlamda size faydası olmaz.

Sinema eleştirmeni, ya da yazarı, ya da teorisyeni benim gözümde bir sanatçıdır.

İşini iyi yapmaya çalışan herkes sanatçıdır.

Belki yönetmen değildir herkes, ama sanatçıdır.

İşte bende filmler üzerinden size sıkıntılarımı anlatıyorum. Sinemasal olmayan, ama sinemayı oluşturan sıkıntılarımı.

Nuri Bilge’nin filmindeki film yapma sıkıntılarını…

Hayat filmini kurgulayan adamlara yazıyorum ben…

Kendi hayatlarına bir gram  “yönetmen” katkısı katmak isteyenlere…

Çok şey mi istiyorum!

22/02/2011

Reklamlar