Yolculuk

Önce yol var di mi? Yolcu var sonra. Yol olmalı, yoksa yolcu olamaz.

Yol-suzluk da var. Yolları olmayan yolcular da var demek ki. Aaa.

Yol-suz olan adama “nereye” diye sorabilir misiniz?

Yolu yok ki adamın…

Ama ömrü var di mi? Her yolsuzun da bir ömrü vardır! Fizik kuralıdır bu!

Neyse…

Ulyis- Odisseas- Odyseas yiğit anlamında. Dadaş adamdır yani. Hikayesi; evinden çıkıp, zekice yaptığı hamleler ile Truva’da ün salması ve en sonunda yolculuğun başladığı yerde- başladığı gibi tamamlanması imgelidir.

Tüm insanlığın hikayesidir bu…

Herkes bahseder bundan. Çok bilirler ya. Destan da destan yani. Ben Odyseas kelimesini gördüğümde yazan yazıyı okumuyordum mesela.

Neden mi?

Çünkü şöyle basitçe anlatmıyorlardı bana. Sanki kendi hikayeleri değilmiş gibi boş boş konuşuyorlardı:

Bir Myth (Mit- Destan- Epos- Drama- Anlatı) maksimum gerileme sınırı olarak DOĞUM- OLUŞUM- İCAT olayını seçebilir. Maksimum ilerleme sınırı da ÖLÜM- KIYAMET-YOKLUK olabilir.

Doğum ve Ölüm arasında olur tüm hikayeler. Tek dert, tüm insanlığın bilgi yığını, bu iki kavram arasındadır her zaman…

Olmayan bir küçük canlı ana rahminde olmaya başlar. Yavaş yavaş kendini ortamına hazırlar ve “DOĞAR”.

Doğar ve tabiki ilk anında temizdir bu canlı. Kafası temiz, elleri, ayakları temiz, kafasının içi temiz. Sonra bu canlı maddesel olarak dışa doğru genişler ve belirli bir yaşa gelince temizliğini, saflığını kaybeder.

Toprakla ellerini kirletir, kültürler de kafasını…

Kaybeder; çünkü ilk çıktığı anda kendini koruma bilgisine sahip değildir. Onu başkaları korurlar, ona öğretirler, ona yol verirler.

Yolcu olur, eğer yolunu bulursa…

İşte kirlenen bu adam, yolunu kaybetmiş bir şekilde kendine yeni bir yol aramaya başlar, eski yolunda sıkılınca. Çıkar, gezer, tozar, yer, içer, sevişir…

Dertlenir, sevinçlenir…

Öyle bir duruma gelir ki- ancak özel yolcuların yeridir burası- siyasi güçler, dış bağlantılar, pislik, insanlık, hayvanlık içerisinde güçsüz ve çaresiz kalır. Hisseder her yerinde yalnızlığını…

Sorar:

Bu pisliğin içinde neden var olmuştur. Bu pislikten kurtulmak imkansızdır öyleyse bu pislikte yaşamamalıdır.

Sonra karısı, çocuğu, anası, parası için ölümünden bir an vazgeçer.

Sanki bir daha ölmeyecekmiş gibi yeniden yaşar. EEE.

Ya çocuk, kadın, para, mal, mülk bir yere kadar tatmin oldurttuyorsa. Ki öyle yapar yiğit adama…

Ya yine her şey anlamsız gelmeye başlarsa. Yine aynı sorunlar karşınıza çıkarsa, hem de kullanılmış olarak.

Bu sefer dayanacak bir “umut” ta kalmayacaktır.

Ve…

İşte döngü tamamlanır. İnsan ilk doğduğu gibi yapayalnız kalır. Temizlenir, amaçsızlaşır, bilgisizleşir, paklaşır.

Bu sefer hem anasız hem de babasızdır. Yalnızdır koca dünyasında…

İnsanlığı ve kendini düzeltmek için var gücü ile çalışmalı ya da kendini ölümün kollarına bırakmalıdır…

Ölmeye karar verir. Çıkar dağın tepesine…

Sonra tam o sırada dağ sallanır, bir çicek konuşmaya başlar, bir ceylan yavrusunu ayının elinden kurtarır, bir kar damlası düşer arap yarımadasına, denizi yararlar senin için, yaşa dercesine, atlamayasın diye…

Umut olurlar sana. Ya da sen umut sanarsın; anasız küçük çocuğu…

Yaa işte yiğit (odyseus); doğdun ve öleceksin.

Ama umudunu kaybetme derler…

Umut; Destan da Tanrıdır, törelerde Eloh, temiz oğlanlarda Baba, teslim olanlarda Allah. Candır o…

Umut olmadan yaşanır mı be koca oğlan, şu pis dünyada!

Teodoros Angelopulos Tarkovsky

Tarkovski olmasaydı ne yapacaktk yahu…

Ne güzel adam değil mi şu Tarkovski.

Ama hep yalnış anlaşıldı güzelim. Fil gibi tuttular bir tarafından tuttuklarına yorum yaptılar.

Halbuki; o içeriğini anlatmak için kurmuştu o “zamansız” sinema biçimini. Planları bol konuşmak için geniş, resimleri saklı içeriğini gizlemek için ferah, zamanı da bilimle örtüşmek için alacalıydı…

Angelopulos; Tarkovski’den 4 yaş küçük bir adam. Aynı dönemlerde yaşamışlar. Kurban’ın baş rölü ve Nostalgia’nın delisi Tarkovski’ye saygı amaçlı olarak konulmuş “Ulyis’in Bakışı” filmine.

2 Saatin üstünde film zamanı, renkler donuk, planlar geniş ve kapalı olunca her şey halleniyor mı sanıyorsunuz.

Tarkovski tüm metaforlarını tek bir metaforunun açılımını pekiştirmek için yerleştirirdi. Mekanı azaltır ve ana özetin çıkması için uğraşır dururdu. Anlamış adamla iyi anlaşırdı evet, ama saf avamı da dışarda bırakmazdı. Çünkü hep kafasında paklanmış bir eski destanı anlatırdı. Rusya da olan film; Türkiye’de de olsa, Afrika Kıyılarında’da olsa aynı manayı betimlerdi.

Otele, ormana veya koca bir malikaneye sırtını dayardı.

Neden?

Çünkü derdi; geniş düşüncelerini, en basitinden anlatma çabasıydı…

Ya Angelopulos;

Her söz ayrı bir metafor, her yer bir Coğrafya Atlası, her mekanın tipik hikayesi. Balkanlardan girip, balkanlardan çıkamama…

Tarihlerle, dramalarla kaynaşma…

Yunan tarihi, bilgisi, mitleri.

Ben ansiklopedi ile izler anlarım, ya seyirci ne olacak!

Yapma, dünyayı kurtaramayacağını sen de biliyorsun değil mi!

Kendini kurtarsan bize yeter.

Zaman ve Kapalı Planlar

İlk sahneyi ve bağlı olduğu Yunanistan sekansını görünce; üzülmeye başladım. Çünkü benim hayal gücüm bu kadar büyük yapım desteğiyle düşünümez.

Caddeler, ışıklar, figüranlar, kameralar, lensler…

Kıskandım.

Her plan ait olduğu merkezden başlıyor, başladığı planla yeniden kapanıyordu.

Gerçekten muazzam bir zorluk bu!

Hem para, hem zaman, tek planlar, her sahnede; Jimmy, magnum, dolly…

Kaç kere yapılmış tekrar acaba, kameraya bakmayan figüranlar…

Bravo.

İşte sinema böyle önemli silahlarla kuşanılarak yapılmalı.

Boyutlar değişirken- yani mekan, bu sırada oyuncu ve figürler aynı endamlarında kalıyorlar. Zaman geçmiş ve gelecekle, şimdi de toplanıyor.

Ana konu biçim olarak saklanıyor arkaya ve bir kaç sahnede sinemayla resmen dalga geçiliyor.

Kızıyorum ayrıca;

Neden mi, çünkü tutarlılık yok.

Manakis kardeşlerin siyah beyazıyla, ilk sinema bakışıyla, filmine başladın. Metaforun tüm tarihin, antik yunanın, insanlığın bu “ilk bakış” içerisinde hapsedildiğini göstermek değil mi?

Eee…

Ne gerek var; o şekilde eski filmi aynen göstererek başlamana. Hem zaman birdir diyip, her mekanda güzel bir Truvalı kızı bize sevdirttiyorsun, hem de Manakislerin sinema biçimiyle kendi filmini birbirinden ayırıyorsun…

Planları kapatıcam diye bir çok yerde gereksiz uzatmalar yapıyorsun.

Müzik ile yaptığın atışmalarda “biçimsiz” olarak müziğini kendi zamanından ve filminden ayırıyorsun…

Başladığın gibi gitmeyi unutup; sonlarda hikayenin içinden çıkıyorsun. Dallanıp, budaklanıyorsun…

Sözlerin; kendi tarihini bile yanlış değerlendirdiğini gösterecek kadar; ezber…

Yaaa…

Nostalgia’nın delisi; mumu söndürmeden şurdan şuraya git demişti Tarkovski’ye, sence senin Yiğit- Ulyis’inde o hareketi yapacak kadar bunaldı mı!

Yoksa tüm Balkanları gezmek ve her birinin birikimini tek bir savaşta göstermek uğruna Ulyis’inden mi vazgeçtin?

Kalk geldik evmize; Spartaküs…

SON

Bir başyapıt değil.

Yüksek bir sinema görselliği ve çalışma disiplini evet; ama başkası değil…

Çünkü tüm filmin her bir sekansa ait organik bağları kopuk…

Cannes’da, Berlin’de, Venedik’te her tarih her zaman ödüller dağıtılır. Her zaman farklı yönetmenlerden farklı filmler alınır yarışmalara…

Ama şöyle yapsak Cannes Festivalinde mesela; şu ana kadar gerçekleşen tüm yarışmaların en iyi filmlerini, en iyi yönetmenlerini birbiriyle karşılaştırsak…

Sizce kim veya hangi film kazanır.

İşte festivallik olmak da böyle basit bir soruyla başlıyor.

18/02/2011

Reklamlar