BEN

Böyle bir durum var tabii. İnsanın kendine vakit ayırması, hep kendiyle olması. İnsana verilen en büyük haktır bu.

İnsan kendine, yani kendi üzerindeki araştırmalarına zaman ayırmalı ve tüm hayat karmaşasından kendini sıyırmalıdır.

Uzlet, inziva, meditasyon…

Karınızdan, çocuğunuzdan, büyük ailenizden, işinizden, en büyük hobinizden biraz sıyrılmalısınız. Öğrenmeyi de bırakmalısınız. Tek-e tek takılmalısınız.

Bu fiili abartırsanız, kendinizi tamamen izole etmeye çalışırsanız hayatın maddi düzleminden; o zaman da yaratılışınıza ters bir takım getirilerle karşılarşınız. Eğer ki çok küçük yaşta yapmaya başlamızsanız bu “gözden kaybolmayı” artık ilerde vücudunuz- bünyeniz hata vermeyi bırakır. Sizi kendinize bırakır.

Kendinizle kaldığınızda ne yaparsınız?

İnsanı, evrimleri, tarihi, coğrafyayı, yani ilim- bilimi araştırırsınız.

Ya tersi olursa?

Yani araştırmak yerine; sadece yalnız kalıp bir takım tekrar cümleleri söyler, kendinizi sadece salt düşünmeye adarsanız ne olur.

Düşüncek birşey kalır mı geriye!

Taassub, muhafaza, gerileme olur. Aynı Osman’ın Devleti’nin son zamanlarındaki gibi.

İnziva olayı tek başına kalıp insanlığa hızlı yoldan hizmet etmek içindir. Paylaşmak için. Kendine ettiğin hizmet, insanlığa yapmış olduğundur ve bu en büyük ibadettir. Değil mi?

8-13. Yüzyıldan “evet” cevabını duyuyoruz. En büyük uzlet gelişimi zamanından…

Bu noktadayken şöyle bir keskin ayrıntı kalır ortaya.

Anne, baba, kadın, evlatlar, arkadaşlar nedir?

Neden zaman ayrılmalıdır! Sadece öğrendiklerimizi “paylaşmak” için mi ihtiyacımız vardır onlara? Bizleri dinlemeleri için mi?

Dünyayı Kurtaran Adam’ın, insanlara olan hizmetini tamamlaması için yalnız takılması mı gerekmektedir! Başka türlü olamaz mı?

Fiziksel ihtiyaçlarımız karşılandığında (seks- yemek- içmek- uyumak) “ben” başka birine daha ihtiyaç duymaz mıyım?

Ben; yani kendini geliştirmeye, araştırmaya, sanat yapmaya adamış olan BEN.

Bir kadına “Fall İn Love” yapamaz mıyım? Kendimden daha çok, hizmet görevimden daha üste tutamaz mıyım o kadını?

Tek başına yaşamaya alışmış olan BEN, kadının boş, kafamı patlatan konuşmaları karşısında ne yapmalıyım. Devam mı etmeliyim. Yoksa bırakmalı mıyım kadını?

Nuri Bilge; İklimler filminde “bir aldatma” yüzünden mi problem yaşıyor sizce kadınıyla?

Yoksa ne? Kaybettiğini düşündüğü kadın kendisine geri dönünce neden geri dönmekten vazgeçiyor adam.

Gurur mu, yoksa “mission complete” mi? Seks mi?

Ne mi?

Bir koca benliğin; her şeye sahip olup, hiçbir şeyden sorumlu olmak istememesi bu. Her şeyi bilip, hiçbir şey paylaşmak istememek bu. Öğrenip anlatmamak. Öğrendikçe öğrenmek, uzletten çıkmak istememk bu!

Küçücük gururunun, koca bir “Ağrı Dağı” taklidi yapması bu.

Yediğin yemeğin bulaşıklarını yıkamamak bu.

Ama sonra ne oluyor; yıkamadığın bulaşıklar yüzünden yemek yiyemez hale geliyorsun!

Üşüyor musun yönetmen?

Görsel Mizah

Görsel düşünce denince; uzun süre foto-grafi  ile uğraşan “Nuri Bilge” den söz etmeden olmaz gibi geliyor bana.

“Edebi fikir- görsel çevirim” gibi değil de “görsel fikir- görsel uygulama” şeklinde düşünen nadir yönetmenlerden.

Az planı ve bol görselliği var. Yeteneği muazzam. Adama zorla leblebi yedirttiriyor.

Uzak mı? İklimler mi?

Görsel dinamik olarak “İklimler” filmi uzaktan çok daha ötede.

Şöyle bir problem olmuyor değil tabi; “kar yağıyor ve bir pencere görüyorsunuz” bu resme hemen bir aksiyon kuralım. Ana fikrimize uygun olsun diyor ve yapıyorsunuz.

Bu da görsel düşünenin baş belası. İyi resimden, tüm film için vazgeçememe. Tüm estetik için bir resimden vazgeçememe…

Uzak filminde film fikrini tekrar eden en az 20 plan ve çerçeveleri yüzünden onlardan vazgeçememe.

İklimler de o kadar fazla değil, ama yatak odası sahnesi (Ağrı- Otel), biraz deneme tahtası şeklinde fazla planla örülü. Tüm filmin dışında kalıyor bu sahne…

Yüksek bir şölen, çok marifetli çerçeveler, ezber bozan görsel fikirler.

Tebrikler…

Metaforik Düzlem

Yönetmen yaparken düşünür. Olması gerekmese de bir kaç görsel metaforun yorumuna göz atalım:

Yazın başlayan pişkinlik ve “güneşin” insanın kendisine olan yakınlığı. İnsanın kendini dünyanın merkezinde hissetmesi.

Kışa doğru içine sinen, ortaya çıkan kaybetme korkusu. Güneşin başka coğrafyalara ego dağıtması.

Batı ve Kaş (Antalya) daki harabeler. Antik yunan, batılılaşma. Batı gibi kurulmuş ilişkiler, bozuk, aldatmacalı, çok eşli. Muhafaza edilen benlik.

Doğu (İshak Paşa) tek eşlilik, sevginin, ruhun ve sezgilerin geri gelmesi. Muhafaza edilen kültür.

Ama batı gözüyle bakılan bir Doğu, nedir ki!

Fotoğraf; mimari kontrol, hocalık, evleneme, evli yaşayamama.

Kadın problemlerinin kendi hayatının ve gezintilerinin önüne geçmesini engelleme…

Sarı renkte Batı, mavi renkte Doğu.

Hangisi daha sıcak?

Güneşin altında kavuran, ama bencillikle yüklü batı mı, yoksa soğuktan elinizi dışarıya çıkartmadığınız, harbi adamlarla dolu yüksek rakımlı Doğu mu.

4 Mevsim

Biçim iyi kurulmuş. Resimler muazzam. Eleştirmek için gedik arıyorum ama zorlanıyorum…

Oyunculuklar; biyografi unsurunun farkında hareket ediyor. Dublaj sırıtması yüzünden bazı sahnelerde oyunculukların kötü olduğu izlenimi oluşuyor.

Ayrıca elimdeki koz şu; Zaman.

Fotoğraf 4 Boyutu (Uzunluk, genişlik, derinlik, zaman) maksimum 3 boyuta sığdırabilir ama sinema 4 boyutu da 4 boyuta sığdırabilir.

Zaman algısıyla bilinçli bir şekilde oynamak, sinemacının en büyük kozudur.

Tüm ezberleri bozmalı sinemayı “zaman” kavramı üzerinden ve tabi ki günümüzün bilinç (5. Boyut) kavramı üzerinden yeniden değerlendirmeliyiz.

Eleştirmek güzeldir, eleştirilmek iyidir.

Kendimizi daha ileriye, daha fazla uzlete sokmamızı sağlar.

Değil mi sufi!

16/02/2011

Reklamlar