Tatil Cumhuriyeti

Keyif yapmayı severiz biz. Tatil yapmayı, piknik yapmayı, güneşten faydalanmayı beceririz. Bozkırın ve kırmızı etinin üzerimizdeki doğal etkisidir bu.

Çalışmak; yumurtanın dayanma sınırıyla eşdeğer anlam bulur genetiğimizde…

O yüzden hem yaz, hem de kış tatil yaparız biz. Antenleri, algıları, zihni çalıştıracak sinapsları, teoriyi, matematiği bir kenarlara atarız.

EE…

Hayallerimiz vardır tabii. Akşama kadar çalışıp; televizyon karşısında uyuyakalmak isteriz. Ya anamız, ya babamız, ya kardeşimiz, ya imkanlar bunun dışındaki büyük hedeflerimiz karşısında bize engel olurlar. Pes eder, bir kenara alırız kendimizi…

Kitaplar; hele tatil kitapları gibi ödevli sayfalarımız; yorgunluğun, azmin ve çalışkanlığın getirisi ile doldurulurlar. Kışın çalışıp, yazın “Tatil Kitabını” doldurmalıyızdır…

Ama…

Nil kıyıları; Mısır halkı üzerinden emeğini çekmeseydi Cilalı Taş Devrine bu kadar hızlı adım atar mıydık acaba?

“Ya da güzel film yapayım ben, bana yeter” diyen bir yönetmen olsaydı Mustafa Kemal’in yanında, çalışmadan, düşünmeden, pratik ve teorik üzerine terlemeden, bilimsel gelişmeleri takip etmeden çıksalardı düşman cihan’ın karşısına şu an bu filmi izleyebilir miydik!

Ben sormuyorum bu sözleri. Filmde İstiklal marşında yakın- detay ile verilen Atatürk soruyor.

İşte görsellik…

Ne kadar enteresan; bir saniyelik görüntü 15 satırlık yazıya denk geliyor.

Bizde zaten o yüzden sinema yapıyoruz değil mi! Tembellikten…

SANATÇI

Sanat; “şan” dan türüyor. Her an yeni bir şandadır diyoruz ya. Arapçadan geliyor. Ben sanatçıya “kendine verilen yeteneğin farkında olan ve yeteneğine saygılı olan adam” diyorum. Yakışanı yapan da diyorum.

Diyorum ama; hep de altını çiziyorum. Sinema kullandığı araçlar, oyunculuklar, paralar, organizasyonlar ile büyük bir sanat adımını ifade ediyor.

Sinema hem en kolay hem de en zor sanat dalı.

Kolay çünkü; en genç ve çağımızın en popüler özelliklerini barındıyor içerisinde. Yönetmen olmak büyük karizma puanı hemen her yerde…

Zor çünkü; Mezopotamya’dan 7000 senelik bir alışkanlığını taşıyor üstünde. Kötü de alışkanlık bu. Temizlemeli sırtını sinemanın, güzelleştirmeli…

Sinema ya Vezir ediyor güzel bir kız gibi adamı, ya da tam tersi Rezil.

Sanat’ın tek bir dalını başarıya ulaştıran adamlara sanatçı demezlerdi eskiden. 1000’den Biruni, Hayyam, 1500’den Kuşçu, Da Vinci örneğin…

Bunlar resim çizer, şiir yazar, edebi tasvirler yapar, ayrıca geometri- fizik ile bilimsel buluşlar ortaya koyarlardı.

Sadece resim yapsalardı sizce Dahi derler miydi bu adamlara?

O zaman tabii…

Aslında; her şey şu Fransız Devrimini yapan adamlardan sonra enteresan bir hale döndü. Nerede o her tuttuğunu altın eden sanatçılar. Nerede o ilgilendiği konuda son noktaya varan bilim adamları…

Şimdi mesela bir sinemacı; yaptığı sinema eseriyle Dahi ünvanını alabiliyor.

Şaşırıyorum gerçekten.

Tek bir sanat dalını iyi icra ederseniz size Dahi diyecekler. Sizde istemez misiniz?

Hem popüler, hem zeki, hem akıllı, hem dahi hem de zengin olacaksınız.

Sinemacı deha diyecekler size…

Peki; neden bu kadar kolaylaştı “deha” olmak sizce?

Sinema; Edebiyat, Şiir, Resim, Müzik, Optik Bilim, Tarih, Estetik, Felsefe gibi birimleri içerisinde barındıyor da ondan. Öyle mi?

Hayır. Bu yeterli değil. Hepsinde ayrı ayrı önemli noktalara varmalı; onları sinema içerisinde eritmeli, yani derdinizi sinemanızla anlatmalısınız.

Ama kıyak olsun; çok zorlanmadan eğer bir film ile gözüme girerseniz,  ben şimdiden size “dahi” demeye hazırım…

Film

Evet…

1990’dan beri yükselen; yükseldikçe ise alçalan bir sinema girdisi oluşturduk. Geçmişinde bir Metin Erksan’ın bir de Zeki Ökten’in faydaları da yok değil tabii ama bu 50- 60 kuşağından sinemacılar Bergman, Tarkovski, Ozu, Kubrick, Bresson gibi eski üstatlarının biçimlerini kopyalamaya başladılar.

Tabii ya kopyaladılar. Neden mi kopya kelimesini kullandım?

İyi bakın şimdi;

Eski sanatçılar yani eski düşünürler, yani eski bilim adamları, içinde bulundukları topluluğun dikkatini çekmek, gizlice “uyandırıcı” metaforik anlamlarını aktarmak ve bunlardan dolayı “cezalandırılmamak” ve ayrıca gelecekteki akıldaşları tarafından da “yargılanmamak” için BİÇİM- DİZAYN, TEKNİK gibi isimlerde anılan bir stratejik bağlantı kullandılar…

Mesela; Bresson Godard ve tüm Fransa gibi “Avangard- Dalga” cı olmak istemiyordu. O Hollywood’un karşıya alınması gerektiğini biliyordu ama onun tersini yapmak gibi bir “kompleks” e girmek istemiyordu.

“Başkasını kabul etmek, onun karşısında da ya da yanında olduğunu söylemek değildir” diyordu.

Tarkovski; Komünist- Darvinist- Aryanist dalganın insanlık üzerinde yaptığı parçalanmadan Lenin Rusya’sının sıkışmışlığından kurtulmak istiyordu. Tanrısızlıktan gına gelmişti kendisine. Ve korkuyordu…

Kurosowa; efsaneleşen memleketinin “savaş sanatları” mekanizmalarının tekrarı kompleksinden kurtulmak istiyordu.

Bresson da Tarkovski’de, Kurosowa’da zorla karşıt olmadılar, gerçekten onlar- çoğunluk gibi olmak istemiyorlardı. Kendi seçimleri değildi bu, kendi doğrularını tümüyle geleceği içinde barındıran doğrularını anlatmak istiyorlardı.

Yapabildiler mi!

Dertsiz başlarına dert almak istemezlerdi tabii. Ama insanlığa hizmet, geleceğe yatırım, yeteneklerine saygı onları bazı şeyleri yapmak zorunda bırakmıştı…

Eğer sinema sanatçısı olmaksa derdimiz; insanlığa kendi derdini anlatmak zorundayız. Tüm zorluklara rağmen…

Şimdi peki; bizim kopyalayanlar ne alemdeler.

Birisi “kendi anlaşılmama” problemini kendini çoğunluktan ayırmak için kullanıyor. Derdini toplum değil kendisi yerleştiriyor alter mekanına.

Birisi “haykıramadığı” maneviyatını saklamak için biçimsel arayışlara gidiyor.

Halbuki sinematografi üzerinde çalışmak değil; içerik üzerinde yoğunlaşmak sanatçıyı iyi bir biçime, yani kendi estetiğini yaratmaya iter.

Zorluk, toplumla çatışma olmadan biçim ve saklanmış içerik oluşamaz.

Çünkü; insanlık her zaman kolay olan “yanlışı” seçmeye meyillidir.

Sonuncusu da; geçmişindeki karanlıkları entelektüel çerçevelerle aydınlatmak istiyor. Petersburg sakinliğinde…

Evet. Deha kardeşlerim…

Halkınıza neyi hatırlattınız, ciddi ciddi soruyorum. Sanatçı olarak hangi sorumlulukları üstünüze aldınız?

YAA…

İşte 90 kuşağından sonra gelişen sinema, derdi olmayan, derdi olsa da “bencil” bir kapana kendini sıkıştırmış dertlilerle dolu.

Ve yeni Türk Sineması da onların yolunda.

Aynı Adam filmimdeki ben ve şimdiki filmimiz Tatil Kitabı gibi…

Nostalji

Tatil Kitabında; Turbo Sakız ve Uzun Ballıca var. Eski günler değil mi?

Baba yüzünden tatilleri ve hayat tatilleri zehir olmuş insanlar var. Küçük bir çocuk var ana planda. Amca var, anne var büyük oğlan var.

Hepsi tatilleri için buluşuyorlar; evde. Hepsi dertli babadan yana…

Filmde bahsi geçen 90 kuşağından kopyalama bol bol yürüme sahnesi var. Fazlasıyla can sıkıyor bunlar. Kaçırıyor işin tadını…

Görsel bir anlatım için zorlanan zihin, tek bir sahne var, o da yüksek kareli son sahne ve kameranın “neden geri gittiğini bilemiyoruz”.

Acaba diyorum; Türk Bayrağı ve Atatürk Büstü mü gösterilmeye çalışılacaktı. Bu kadar uzun sürmesi nedendir diye soruyorum kendime…

Güzel olan; çok kişi ve içeriği olmasına rağmen basitçe ana fikre koşma var. Güzelce anlatımı kıvırma var. Baba olsa da olmasa da “Hayat Aynı Mı” metaforu var.

Aynı gözümüze sokulan “Galatasaray” şapkası gibi, insanlığa yani bana aktarılması gereken bir tecrübe yok muydu acaba diye sormak var.

Hal anlatmak ise derdimiz; neden tek bir karakterden bana güzel bir görsel şölen yaşatmadınız diye sormak var.

İşte böyle bence; eleştirmeyen, sorgulamayan, çalışmayan, tarih ile alakadar olmayan, üzerindeki ölü toprağını atamayan bizler ne Tatili ne de Kitabını haketmiyoruz.

Değil mi gerçek deha Atam?

12/ 02/ 2011

Reklamlar