Olasılıklar Silsilesi

Olabilir…

8 bacaklı, 7 kollu bir tatlı su balığı tasvir edilebilir. İhtimal içidir. Hayır demem…

Ya da ben hayır dedim diye, ihtimaliniz uzak mıdır? Ben olmaz dediğimde, “tamam olmaz bu iş” der bırakır gider misiniz?

Nuri Bilge; Uzak filminde metafor yerleştirmişti filmin ismine. Kasabasıyla şehir arası değildi Uzak olan. Mesafeler değildi insanları ayıran. Benlikti, saflığa olan uzaklıktı, ayırıcı olan, mesafe koyan, insandı…

Hani o elinizle tutup, bana gösteremediğiniz şeydi “sanat”. Öyle diyorduk…

Uzak İhtimal filminin azcık ucundan konusunu okuyan bir adam için “merak” unsuru olacak bir öğe geriye kalıyor mu?


Hayır; klişe değil; merak unsuru olmadan, merakınız cezbedilmeden bir eylemi yapmanız çok “oligarşik”tir.

Metaforunuz; bir döngü meselesi dahi olsa, hiçbir zaman olmayacak, hiçbir zaman “Yakın” olmayacak bir ihtimal peşinden bile koşuyor olsanız, bana merak unsurunu tattırmalısınız.

Teaser, fragman: Pazarlama- tutundurma- reklam kısmına dahil değil miydi?

Sizin ilk uzun metrajınız; daha yerleşmemiş bir yönetmen ismi. Ben olsam filme bakarım, yönetmene değil. Daha beni cezbetmedi çünkü koltuktaki isim.

Uzak İhtimal ismi gerçekten bu film için hem ticari, hem de meta-fiziki olarak çok yanlış bir seçim.

Neden mi?

Çünkü hikaye anlatmak istiyorsunuz. Filmin öyküsünü anlatmak istiyorsunuz. İki din adamının ilişkisini anlatmak istiyorsunuz. Hem de nasıl olursa olsun.

En baştan kabul ettik. Filmi izlemeden kapaktaki konuyu okuduk ve anladık:

Olmayacak bu iş. Başaramayacaklar…

İmam ve Hatipler


Anadolu imam hatip orta-okul menuzuyum ben. Muhafaza edileni iyi bilirim. Muhafaza edenleri de iyi bilirim.

Evimizde sert başımız, yok olan benliklerimiz, haksızlığa karşı sessizliğimiz, ağzımıza geleni söyleyememe, anadan, babadan, dededen, atadan, üstaddan, kendimizden korkaklığımız…

Böyle gelmiş böyle gider; istisnalar kaideyi bozmaz. (Hocama saygılar; Mehmet Karabacak)

O kaybettiğimiz benliği kazanmak için, çok çalışmalıyız.

Nefsini yok et demediler sana, araya kimseyi sokta kurtar kendini demediler sana, sen öyle anladın imam kardeşim.

40 yaşına kadar ya bünyen kabul edecek bu işi ya da kabul etmeyip araba çalacak, ahlak sınırlarını zorlayacak, sıradan bir insana dahi ağır gelen saçmalıkları, sırf o “muhafaza cumhuriyetinden” kurtulmak için yapacaksın.

Ya teslim, ya da gayri- teslim olacaksın…

İşte böyledir; bazı saf temiz imam çocukları; aşkını söyleyemez, hakkını arayamaz, kötülük etmemek için ezilir durur, bu günlerinden ilerideki günleri için vazgeçer. Ne denilirse yapar, sonra kendisi de ne söylerse yapılmasını ister. Eleştiriye katlanamaz, eleştirmemiştir çünkü…

Babadan oğula, Selçuktan- Osmana, Osmandan Mustafa’ya bilinmeden ilerler durur.

Vay bea.

Ya bu deveyi güdersin MUSA, ya da Deveyi çalar, Deveyi Keser, Deveyi Başkasına Satarsın. Başka çaren yok…

Sinematografi

Biz sinema kelimesi yerine sinematografiyi kullanmalıyız aslında. Orjin lafzı “kineo” dan türeyen “kinetik” den benzeşen “kinemato- graf”. Hareketli çizim, “hareketli ışıkla çizilen resim” gibi size göre uyarlayayım.

Bu kelimeyi aynen “foto- grafi” gibi teknik ve içeriğin benzeşmesi için kullanıyoruz. Sinematografi bir sistemdir, öyle kavramlaşmıştır bizde…

Uzak İhtimal filmi isim analizinden de anladığımız üzere “hikaye- öykü- konu” anlatmak derdinde. Yani ne olursa olsun ben bu “isevi ile muhammedi” karakterlerin enteresan ilişkilerini anlatmalıyım demek istiyor.

Bu yüzden dağınık bir sinematografisi var. Eski efektli planlarımız, jump (zıplayan) cut sekanslarımız, kapalı geometrili (sol baş- sağ baş, alt açılı, cisimle kesilmiş çerçeve) seçimlerimiz var.

Dikkatle inceleyip; tutarlılığına baktım. Jump Cut ile belirlenmiş iyi seçim olan ” ana estetik hamle” dışında genellikle plan değişsin diye plan değiştirilmiş. Enteresanlık katsın diye…

Klasik (Main Stream) anlatı; epos- drama temelli kamera anlatımında; kamera- göz hizası en önemli ayrıntıdır. Ana anlatı başka bir şey de değildir aslında… (Bknz: Griffith, Orson Welles, Alfred Hitchcock)

Normal insan gözünün üstü ve altı genellikle farklı anlamlar, psikolojik betimlemeler sağlar.

Dikkat etmeliyiz, en azından ne yaptığımızı bileceğimiz kadar az değişimle sinema biçimimizi kurmalıyız.

Ehliyet sınavında; eliniz hep bildik bir eda ile vites üzerinde durursa bu sizin eskiden beri iyi araba sürdüğünüzü değil; heyecandan ne yapacağınızı bilmiyorsunuz anlamına getirir. Çünkü sınav yapan adam, zaten teorik olamayacak bir kaç kuralı görmek için atlamıştır sizin arabınızın arkasına…

Değil mi Musa?

Dediğim gibi; ağız olamıyorsak susmalı ve kulak olmalıyız?

Öyküsel Seçim

Hıristiyan ve Müslüman iki din görevlisi. İkisi de dinin o muğlak havasını üstünde taşıyor. Ne diyeceklerini ne zaman diyeceklerini bilmiyorlar…

Kızın babasını dahi tavladığı halde konuşamayan bir adam var. Ee genellikle de erkekler lafı başlatırlar. O kadar içine kapanmış, klişe de büyümüş bir kız nasıl olur da “Aşkım” diyebilir sana…

Zor değil mi?

Uzak İhtimal…

Yalnız; eğer bu kızın normal bir kız olduğunu düşünsek, yine utangaç ve öksüz ama “rahibe adayı” değil. Yine İtalya’ya gidicek ama “rahibelik için” değil.

Bu sefer; filmimiz istediğimiz yani bu izlediğimiz şekilde olamaz mıydı?

Evet olurdu…

Eğer daha dikkatli işlenip; kızın da “din baskısı” yüzünden konuşamadığını betimleseydik (annesi kilisede ölmeyecekti) belki biraz daha anlam yüklerdik.

Eğer müslüman veya hıristiyan mahalle baskısı hissettirseydik yine olurdu.

Ama…

Burada Hıristiyan ve Müslüman bir genelleme yapılmak istenmiş. Yani kollarımızı geniş tutup “izlenebilirliğimizi” bu iki seyirci kitlesinden yana kullanmışız.

Çok konuşmak istemişiz aslında. Haykırmak. Haykırırken “Kırmızıgül” tuzağına düşmeyecek kadar da akıllı olmuşuz.

Kimbilir hangi “alter ego” ya da menkibeden kıssadır bu…

Ha illa olayı din konusuna getirirseniz derim ki:

” İman tek; onu insanlar çoğalttılar.”

11/ 02/ 2011

Reklamlar