Tezhib ve Hat

Batı Türkleri diye bir tabirimiz var. Soyları Oğuzlara dayanan Türkiye Türkleri, Kıbrıs Türkleri ve diğer Batı memleketlerinin Türkleri bu kavram içerisinde toplanırlar. Bu civarlarda doğan, soyları ile gen aktarımını Oğuzlardan alagelen bu adamların sanat ve kültür anlayışları iki başlıkta incelenir:

  • İslam Öncesi

  • İslam Sonrası (Karahanlılar)

Talas Savaşı ile müslümanlığı topluca kabul eden Türk Atalarından önce Göktürkler ve Uygurlar da var. Bizi ilgilendiren ve filmimizle ilişki kurduran seçeneğimiz tabiki; islam sonrası sanat.

Tezhib; zehebe kökünden “Altın” demek. Altınlamak anlamında kabaca tarif edilebilir. Hat “çizgi”demek ve Hattat da çizgileri düzenleyen adam.

Bu iki sanat İslam sonrası sanatın en önemli baştacıdır. Yapılan Hat eserinin özel bir kağıtta tutulması ve bu kağıdın etrafının tezhib sanatı ile süslenmesi aynı bir Avrupai resim eseri gibi, renk üzerinde olmasa da bizlere harfler üzerinde hakimiyet kazandırmış.

İyi yazarız biz…

Hat sanatı ile yoğunluk Arapçada. Farsça da kullanılır. Bir Arapça ismi kendi metoduyla (kufi vb.) kağıda döker ve tablo şeklinde bunu evimize asarız. Yaparız da halen…

Selçuklu’nun Arslan ve Yavruları (Alp Arslan, Melik Şah) Abbasilerden aldıkları halifelikle Arap gelenekleri ve sanatları ile batının şu aralar bizim olmadığını gösterdikleri sanatlarımızı harmanlamışlar. Bir zaman sonra biz Arap geleneklerini İslam’ın kendisiyle karıştırınca sanatta da bir takım değişikler yaşamışız.

Himmm…


İşte Hat ve Tezhib; bizim Araplardan ihtiyari olarak saflığımızla alıp onlardan daha ileriye taşıdığımız geneleksel sanat dallarımızdandır.

Öyledir…

Neden mi söyledim bunları!

Sinema ve Biçim (Sinematografi Kavramı)

Sinemanın kurulum düzenini nereden aldığını bilen var mı?

Yani bir film eseri yaparken nasıl yapacağınıza nasıl karar verirsiniz?

Yani ilk sinema eserini yapan- yapmaya çalışan adam ( Keaton, Lumiere, Niepce,…) ne yapmaya çalışır, çalışmıştır?


Benzetmeye değil mi? Yani geriye gitmeye! Yani bir öncekine bakmaya! Yani kopyalamanın kendine ait özgünlüğünü işlemeye!

Sıfırdan bir oluşum olabilir mi? Yeni doğmuş bir bebek bile anasına, babasına, dayısına benzetilirken “yeni doğan” sinema neye benzetilmelidir!

Diğer sanat dallarına, eski tecrübelere…

Tamam çoktandır söylediğim gibi aralarında bir çok farklar vardır ama bu sefer sanat dallarının farklılıklarından değil “yapılmalarından” bahsetmek istiyorum.

Pelikül üzerinde kimyasalların var, ışık alıyosun, f-2f ince kenarlı merceğin tamamdır. Yani tekniğin oldu. Ama estetiğin var mı?

Yok. O zaman estetik düzeni, biçim olarak kopyalarsın. Diğer bir eserden. Toptan yani.

Akımları bulursun; Realist, İdealist, Sürrealist, Nihilist bunların diğer sanat dallarındaki örneklerini inceler ve aklını kullanırsın.

İşte sinema doğdu. İsmi sinema olan bir sanat doğdu. İsmi sinema olan ama kendine ait hiçbir şeyi olmayan bir sanat doğdu.

Yıllardan sonra; her çocuk gibi büyüdükçe sinema artık kendisine yapıştırılan tabulardan uzaklaşmak ister. Çıkartır ağırlıkları, elbiseleri, pislikleri.

En son eğer akıllı bir çocuksa, ölünce tertemiz olur. İlk doğduğu gibi olur. Sinema gibi. Ölünce sinema olur, çocuk sinema. ÖLDÜRÜLÜNCE…

Müdür olmaya giderken müdür olursunuz, müdür olduğunuzda değil!

Her farklı bir atta gibi sinema da Türk toplumunda Avrupaist ve Kapitalist elbiseler giyer. Bir adam söyler, toplum söyler, akım olur ve sinema da modasına uyar. İşte size ekoller, ideolojiler, akımlar…

Sinemanın üstüne giydirilen elbiseler.

Hangisi daha güzel sizce?

NOKTA

Derviş Zaim; sinemayı çırıl çıplak etmiş. Ben giydiricem bu çocuğu demiş. Ben Kültürel Müslümanlık öğelerine sahibim. Türküm. Atalarımın eskilerine bir göz atayım demiş. Almış Hat’tı, bulmuş beyaz Tuz kağıdını, tek plan (one shot) devamlı kamera ile mürekkebini elinden düşürmeyen bir Hattat- yönetmen edasıyla, yukarı aşağı, sağa sola oynatmış kamerasını…

Ayn, Elif, Lam, Nun, Fe, He.

Çizittirmiş lafzını.

Noktasını da koymuş nun’un filmin sonunda…

Doğrudur…

Bu biçim; yani bir hat- sinema bağı için çok iyi tercihler yapılmıştır. Tek Plan ve hareketli kamera, devamlı oyunculuk, iyi seçilen mekan (kağıt), iyi çerçeveler…


Ama sorarım; Derviş Zaim; Kıbrıslı bir Türk olarak nereye kadar geri gidebiliyorsun tarihinde. Batılıların bizim tarihimizi çizdikleri yere kadar mı?

Ya da sorarım; başka bir biçimden yola çıkmak bir “yeni yol” bulmak mıdır, yoksa kendini tekrarlamak mıdır?

Ya da sorarım; Oğuz Türkü neden Arapça kullanır? Kendine ait bir sinema dili yok mudur bu Kıbrıslının.

Sizce; sinema; yalnızca bir kültür- sanat olayı mıdır?

Daha da derinleşir sorarım;

Türk kültüründe Divan edebiyatından daha farklı bir akım daha var mıdır?

Yesevi, Yunus, Köroğlu, Karacaoğlan neden Halk Edebiyatçısı olarak geçerler.

Eserleri ne renktir bu adamların?

TENZİH (Nezih Tutmak)

Şu ki arkadaş; sinema teknik gelişmelerin sanatıdır. Bilimin sanatıdır. Kameranın sanatıdır. Merceklerin sanatıdır.

Sinema; E=mcc’den hangi edebi, çerçeveli, seyircili sanata daha yakın olabilir ki?

Ya da Sanat; ne kadar bilinmeyen Türk tarihinden uzak durabilir ki?

Ya Tarih; ne kadar kendi gerçeğinden uzak durabilir ki?

Ya da gerçek ne kadar daha basit olabilir ki?

Sinemayı giydirmek için, yönetmeni çıplak hale getirmeli, sinema ile yönetmeni aynı anda giydirmeliyiz.

Sinema; tüm biçimlerden tenzih edilmeden, tarihinin ve kültürünün hakkı verilmeden, bilimsel görüşü sadece kamera merceği değiştirmek ile bir tutma alışkanlığından ayrılmadan; halen babasız, halen annesizdir.

O zaman halen Türk değildir!

09/ 02/ 2011

Reklamlar