Majör (Majeur) ve minor. Çok olan ve çok olanın çok olması kabülüne göre, az olan.

Bir sinema eseri fikrini kurarken tüm filmin sizde oluşturduğu anlama mı isim koyarsınız yoksa; isim önceden aklınızda belirginleşir mi? Bana sorarsanız bir filme verilen soyut (Uzak, Adam, Çoğunluk, Bal) gibi isimler yönetmen o filmi yapmadan öncede ordadırlar. Fikir kafaya düşmeden önce ordadırlar. Teknik- matematik analizlere girmiyorum ama basitçe söyleyebilirimki hissedilen, sezilen olgu (yani film ismi); bir film yönetmenin kendisinin çoğunluğunu anlatmaktadır. Hangi film olursa olsun; o filmin tüm karesi gözüpek yaratıcı yönetmenin yaşamının herhangi bir yeriyle bağlantılıdır.

Örneğin “Azınlık” kelimesi- film ismi otör (auther) sinemanın, Doğu sinemasının, parasız ama onurlu sinemanın koyacağı bir isimdir. Sabreder ve batıya geçerseniz, paralı adamlar; sizin anlayış kıtlığınızı çözmek için “Azınlık+Raporu” ismini kullanırlar. Çünkü tek başına “Azınlık” ismi elle tutulamaz, ideolojik olarak bir noktaya saplanamaz, arada kalması istenmez bir yolun habercisidir.

Yani “İz Sürücü, Kış Güneşi” gibi isimler bize yakın sinemanın, aslında arınmış sinemanın izlerini gösterirler. Göstermelidirler, çoğunlukla…

Yani “Çoğunluk” isminde bir film yapıyorsanız; en düşük soyut özellik olarak dahi olsa “Çoğunluk” tabirini iyice belmemeniz gerekir. Kelimenin insana indirgenen ilk anlamı ve filmin afiş resmi bize “Tv” kültürünün duygu ve incelikten yoksun herkeslerini betimliyor. Ama bir şeyi iyice bilmek için; -bu bilginin şartıdır-, bilmek istediğiniz şeye yabancılaşmalısınız. Dogmalıktan kurtulmalı, sorular sormalısınız.

Kısaca Çoğunluk filminin yönetmeni bu filmi yapabilmek için ya Çoğunluktan çıkmış bir uniq- tek özel- kendini vareden- azınlık grubuna dahil olmalıdır ya da halen o Çoğunluk içeresinde debelenen bir çoğul.

İlk soru şu; bahsi geçen filmin konusunu, yani çok olanın rutinini ve despotluğunu anlatmak isteyen ilk insan topluluğundan bir birey olsanız; şimdiki teknolojiye (sinema) gelene kadar nasıl bir anlatım yolu çizebilirsiniz.

  • Seslenme (İnga- Agu- Ha- Atta) bunları arkadaşlarınıza bağırarak- ya da işaretleyerek- göstererek anlatırsınız. (Epos- Drama)
  • Bu kafanızda oluşan fikri bir şeylere benzeterek çizersiniz. (Hiyeroglif- Resim- Heykel)
  • Dağa, taşa ayağınız çarpınca çıkan seslerden kendinizce bir yapı kurarsınız. (Senfoni- Musik-i)
  • Ya da aynen kendi aranızda kullandığınız harfler veya sayılarla yazarak anlatırsınız. (Graf- Edebiyat- Cebir)

Kronolojik bir eskiz değil tabii. Bu düzenleme sinemadan önceki anlatım biçimlerini sınırlıyor. Yani bir şeyi; derdinizi anlatmak isteseydiniz sinemadan (mekanik) önce; bu yollardan birini seçmek zorundaydınız.

Peki, sinema sizce bunlardan hangisini daha yakın!

Özelleşelim biraz…

Eğer anlatmak istediğiniz şey aciliyet içeriyorsa, yani “GİT, GETİR” gibi emir kipine dayalı bir kapalılık sağlamak zorundaysa bunu müzikle ya da resimle değil SES ile yani konuşma işiyle hallederseniz.

EEE. Demek ki bir şeyi bir kişiye zorla ya da hatırla yaptırmak istiyorsam beste yapamam, resim çizemem, o şeyi yazıp zaman kaybedemem. Seslenirim ve olur biter. Zekice olan bir mantık üretimidir bu.

AMA; sanat eserleri biraz keyfi, farklı, biçimiyle hoş eden, zevkli eylemlerdir. Aciliyeti olmayan, sınırlarımızı genişleten, zamanımızı boşlayan eylemlerdir ve kimsenin keyfi üstü kapalı da olsa emir verilmesini kaldırmaz. Kabul 1!

Yukarıda sinema sizce hangisine benziyor dediğimde, bir sonuca ulaştınız mı? Hepsine biraz benziyor ama aslında hiçbir şeye benzemiyor değil mi? İçinde ses ve müzik var, resim ve kompozisyon öğeleri var.

Ya peki yazı ya da sayı var mı. Yani bir kalem ya da yazılabilecek, yazacak bir araç görünür mü sinemada, ya da hissedilir mi? Bence EVET HİSSEDİLİR. Kabul 2!

Daha da özelleşelim…

(1900- 1950) John Ford- Orson Welles- Alfred Hitchcock- Bu adamlar sinemanın kazançlı bir ticaret aracı olduğunu yaptıkları devrimlerle paralı adamlara ispatladılar. Paralı amcalar da boş durmayarak sinemayı gizlice bir yere doğru ittirdiler, paranın olduğu yere, sinema da onlarla birlikte halinden razı olarak gitmeye başladı. Seyirci de mennundu, yönetmen de…

Karşılarına da “Hayır!  Çoğunluk sizde ama; hala  tam olaraksinema sizde değil diyen bir Azınlık çıktı.” Bu adamlar sinema ve paranın olduğu yeri iyice araştırıp; çoğunluktan yana olmayı reddederek kendilerince bir takım doğrularla uğraştılar. (Godard, …)

Soruyorum size, paran yoksa ya da paran olsa bile, esas parası olandan daha fazla değilse; parası olanın yaptığını yapmaya kalkışır mısın? Verimsiz olur değil mi! Onu senden daha iyi yapacak birileri var ve yapıyorlar zaten!

Sen ne yaparsın peki. Bu işi yapmak da istiyorsun. İşte o zaman şöyle bir soru gelir aklına:

Daha farklı nasıl olabilir! Kabul 3!

İşte o soru bu günümüze kadar, paralı ile parasızı, doğu ile batıyı, Avrupa ve Hollywood’u ve tabiki biçimi ve içeriği birbirinden ayırdı! Yarım olarak içinde bulunduğumuz coğrafya ve biz! parasız olandan, yani biçimden yana olanı, istemeyerek seçtik.

Seçimimiz şu argümanları dayattı bize. Yoksa diğerleri zaten olabileceğinin üstüne çıkmıştı:

Biçim, nasıl anlattığınla ilgilidir.

Biçim; sinemaya ne kadar hakim olduğunla ilgilidir.

Para onlarda ise akıl bizdedir. Çünkü biz akılı, yani biçimi, yani saklanmış içeriği seçmiştik. Ne oldu peki?

Görsellik o yüzden hep Hollywood’un dışında yükseldi. Çünkü Hollywood en baştan beri paralı Çoğunluk, biz de yetenekli Azınlıktık. Rehavetimiz olmadı ve biçimi ve içindeki gizli görselliği kazandık.(Tarkovsi, Bresson, …)

Şimdi de böyle mi?

Tabiki kendimizi Hollywod’a benzetip, sınırımızı kendi tepemize çekecek olursak; bizim de içimizde Çoğunluk ve Azınlık oluşur.

Acaba diyorum şu son başarılı dönemlerimizde Azınlık olan kendimizden, Çoğunluk olan kendimize mi kayıyoruz?

Bunca yazıdan sonra esas yorumsuz sorularımıza geçelim. Bütün kabulleri de kabul ederek son, can alıcı sorularımızı soralım kendimize:

  • Çoğunluk filmi; Yeni Sinemacıların diğer filmlerine oranla daha önemli midir?
  • Çoğunluk filmi kendisini; kendisine usta kabul ettiği; minimal sinemacıların içinde oluşan Çoğunluk’a kendini kaptırmaktan kurtulabilmiş midir?
  • Çoğunluk filmi; biçim olarak yeni bir yol, kapı geliştirmiş midir?
  • Çoğunluk filminde “salt görsel öğe” olarak son kapanış sahnesinin dışında tek bir sahne daha var mıdır? (Tam dilimdekini şeyi söyledin işte aynen bu!) gibi…
  • Çoğunluk filminin çoğunluğu; yukarıda bahsedilen farklı anlatım (Edebiyat, Resim, Müzik, Drama) modüllerinden sinemadan başka hangisine daha yakındır?
  • Çoğunluk filmindeki karakterin psikomotor gidiş- gelişlerini resmetmek için bolca konuşmak, fiziksel tribe bağlanmak, bağırmak, küfür etmek dışında görsel olarak bizi doyurabilecek bir sahne var mıdır?

Sanatçı çağının ötesinde olmalıdır. Neden?

İsmi sanatçı da ondan. Çağının resmine değil, daha sonraki çağın resmine bakmalıdır sanatçı.

Bana eserinde anlattığı kötü durumun aksini yansıtmalıdır. Bana gizlice çıkış yolunu sunmalıdır. Biçiminin içinde cevabını saklamalıdır. Biz, Doğu, parasız olan bu yolu en baştan seçtik çünkü…

Benim de bildiğim şeyleri bana anlatmana gerek yok sanatçı, bana bilmediklerimden bahset. Bana, beni tespit etme.

Filozof da iyi tespitler yapar. Aslına bakarsan en iyi tespitler onlarındır…

Bana tek bir sahneyle bahsettiğin o güzelliğinin (ağlama sahnesi) yalnızca bir rüya olduğunu söyleme, salak değilim ben, görüyorum rüya olmadığını, ÇOĞUNLUK zaten her gün bana felaket tellallığı yapıyor memleketimde…

Sana söylüyorum sanatçı, bana içindeki güzelliği resmet, sen de Çoğunluk’u tespit edip, çoğunluk gibi olma.

Reklamlar