10’a 11 Kala!

Herhangi bir düzlemin enlemi üzerinde hareket edecek olursanız; başladığınız noktanın bir gerisi arkanızı, bir ilerisi de önünüzü betimler. Siz başlangıç noktanızı nereye koyacak olursanız, istikametinizde o kabulle birlikte şekillenir.

Ya peki dostlarım; başlangıç noktanızın bir gerisi yoksa, yani sizin arkaya kabaca atabileceğiniz bir adım yoksa, ileriye de mi adım atamayacaksınız. Arkanız, geriniz, bir önceniz yoksa; sonranız, önünüz, ileriniz de mi yoktur.

Bu durumda gerisi olmayan bir başlangıç noktası tabiri yapılabilir mi?

İşte bu soruya verilen cevap; çok önceleri bizleri matematiksel sonsuzluk sabitine götürüyordu. Sonlu olmayan bir sonsuzla muhabbet ediyorduk. Taki zaman mefhumu bizlere netleşene kadar.

Zaman size şöyle dedi; başlangıç noktanızı nereye koyarsanız ben size ordan eşlik etmeye başlarım. Bir önceniz geçmiş, bir sonranız gelecek, başlangıç noktanız da şimdi oluverir.

Evet.

Belge Niteliği

Ölümsüzlük! Ölümlü yaşayanın isteği. Ölümlü olmayan bir adam için sizce ölümsüzlük diye bir kavram var mıdır. Yani hiç ölmeyecek olsanız; ölümsüz olmak için çabalamanın bir faydası var mıdır. Hayır.

Peki ölümlü dostum. Kendini ölümsüz kılmak için neler yaparsın. Ne ile uğraşırsın, nasıl yaparsın! Madem ölümsüz de değilsin.

  • Kendimi mumyalarım.
  • Heykelimi yaparım, yaptırırım.
  • Mezarımı öğrencilerime kutsallarım.
  • Beni hatırlatacak bir maddeyi sembol olarak hazırlar,benden sonrakilere miras bırakırım.
  • Yazar, çizer, boyar, ses kaydı yapar, bağırır veya görüntü kayıt ederim.

Peki ölümlü dostum. Senin için önemli olan ileride sadece bir beden- cisim olarak hatırlanmak mı, yoksa ilerideki senlere tecrübelerini aktarmak mı?

  • Bilemiyorum!

Şöyle düşünelim:

Eğer kendini ileriye bedeninle aktarırsan bedenine “güzel” der geçerler, bilimle aktarırsan yararlanır ve daha iyisi bulununca “geçersiz” der bırakırlar, düşüncelerini aynen olduğu gibi kaydedip aktarırsan bu sefer de geçmişte kaldı” derler, unuturlar…

AMA ölümlü dostum bildiklerini gizli bir biçim, düzen, kurgu içerisinde eritip, saklayıp salt bir düşünce gibi değil; gözle görülüp- elle tutulamayan, hissedilip- cisimce kavranamayan bir stratejik planla aktarırsan sana “sanatçı” derler. Senin artık ne bir gerin, ne bir ilerin, ne de başlangıç noktan yoktur.

Çünkü dostum sen artık bir ölümsüz olmuşsundur. Çünkü zamansız olmuşsundur…

Evet ölümlü dostum; ölümsüz olmak işte böyle bir misal getirir aklıma…

O yüzden sinema; yaratıcısının içinde bulunduğu zamanı belgelemek, onu arşivlemek ve Collect- Kolektif- Kolleksiyon etmek zorunda değildir. Sinema ve sanat bu görevi hiçbir zaman kendine kabul etmez.

Hem tarih kavramı; ispatlanan tecrübe bilimi demektir.

AMA ölümlü dost; sinema istemese de; bir görev olarak yapmasa da; yaratıcısının farkında olmadan yaratıcısına ötede kalarak,  bir geçmiş- gelecek- şimdi çizgisini belgeler. Onun görevi değildir bu ama yine de yapar.

Yapana değil de yaptırana bak dediler duymadın mı hiç?

11’e 10 Kala;  belge- görüntü koleksiyonunu anlatan bir film değil; aksine belgeselci, koleksiyoncu bir adamı anlatan bir film. Görevi belge sunmak değil bu filmin. Yönetmen de bu tuzağa düşmemiş zaten. İyi de etmiş…

KLİŞELER

Kamera omuzdayken, geniş açılarda devamlılık sağlayıp; halk sesi duyurunca (halka karışınca- çarşıya çıkınca) bize belgesel mi çekiyorsunuz derler. O sizin meramınız! Çünkü size göre kamera tripod üstünde durup, kamera büyük ve ağır olunca daha iyi kurmacalar ortaya koyarız. Ama diyorum ya size göre…

Yoksa belgesel denilen türün sabit bir takım görsel planlarımı var!

Bence; yaşlı koleksiyoncu amcamı ve hayatını resmederken sabit ve alan derinlikli planlar kullanıp, dışarı çıkıldığında ise (kimin çıktığı önemli değil- Ali gibi) kamera aksiyonunu (omuzda- klasik belgesel yöntemi) kullansaydın daha keskin bir ayrım yapmış olurdun dost! Hani klasik sinema ile klasik belgesel farkı için söylüyorum…

Çünkü çok söyledim; bizim işimiz her zaman sinemanın NASIL yapıldığı oldu, bundan sonra da böyle olmalı. Biz genetik hafıza olarak bu yeteneğe sahibiz.

ZAMAN MEFHUMU

Minkovski’yle şahlanan “Zaman” Einstein ile evlerimize ulaştı. Saatlerimizle bir soyut boyutu kontrol etmeye başladık. Zamanın efendisi olduk biz. Zaman izin verdiyse tabi.

Tüm film boyunca da dış seste ve ayrıca görselde de SAAT gördük biz. Sen bize kuşakları, asırları, yetenekleri gösterdin. Sen bize zamanı belgelemiş bir adamı gösterdin. Klasik olarak!

Ama ben neden ZAMANI  göremedim. Ağır işleyen, montaj zamanını demiyorum, o zaten öykünün minimal olmasından kaynaklı.

Basittir; uzun plan çekersen, uzun fiziksel zaman alırsın.

Kova içinde su dolma sahnesini, siyah beyaz yıkılmış ev sahnesini, delikten girip evrenlere açılma sahnesini gösterdin. Ardından renkli planda yüzlerce saat gösterdin. Seslerini de duyurdun bizlere.

Peki dost! Neden geçmişi eritmedin biçimin içerisinde. Neden Mithat Amcanın uykuya daldığını gösterdin, neden siyah- beyaz rüyalar, neden renkli ve bol sesli ve montajla fade to black (karartma) yapmayı seçtin.

Seçim senin tabii!

Sence Mithat amcanın rüyası; gündüzünden daha mı renksiz. Ya da sence o günlü (ışıklı- renkli- filmin geneli) sahneler daha mı basit bir hayatı- realiteyi gösteriyor, o bol planlı yıkım sahnelerinden…

Ölümsüz olmaya çalışan ölümlü dost;

Tebrik ederim. Filmin hikayesini yorumlayan çoktur zaten…

Ama bana sorarsan Mithat amcanın saati 11’e 10 Kala da değil; 10’a 11 kala da yaptı yapacağını.

Bu da benim saatim dost.  Başlangıç noktası farklı…

Reklamlar