Sinemanın Kavranması: 3- Antik Yunan ve “Katharsis” Olmaksızın Sinema

KÜLTÜRLÜ UYGARLIK

Öncelikle iki kavramı yerine oturtmak zorundayız. Kültür ve Uygarlık kavramlarını:

Kültür- Culture- Cultura- Colere: Latin kökenli, Fransız uyruklu bu kavramı etimolojik olarak incelediğimizde; toprağı ekip biçmek, yerleşik düzende edinilmiş alışkanlıklar, geleneksel tarım faaliyetleri anlamlarında kullanılmış olduğunu görüyoruz.

Kültür kavramının kökündeki “Kült” söz öbeğine gerekli önemi verecek olursak; insan topluluklarının gündelik hayatına “tinsel (manevi) bir alışkanlık olarak yerleşmiş uygulamalar dizgesi (sistem)” anlamını da rahatlıkla kullanabiliriz.

Büyüklerimiz bir dönem “Hars” sözcüğünü bu latin kökenli Kültür kelimesine karşı Arapça bir sözcük olarak da kullanmışlar. Harş, haraşa, hrş, yine kültür kavramının bir önceki anlamıyla eşleşebilecek şekilde toprağı sürmek, yarmak ve biçmek anlamında kullanılagelmiş.

Artık Yeni Türkçe’de aynı anlamları ifade edebilmek için “ekin” sözcüğünü kullanıyoruz.

Konumuza ilişkin olarak biz; hars, kültür ya da ekin sözcüğünün kavramsal anlamını “geleneksel olarak aktarılan tinsel yönlü eylem” olarak kullanacağız. Çünkü toprağı ekip biçme anlamı, yerleşik bir düzene geçen insan topluluklarının ilgi alanına girmektedir.

Avcılık döneminde ve daha öncesi dönemlerde yaşayan atalarımız temel bir yerleşkede hayatlarını idame ettirmedikleri için geleneksel olarak aktarılabilecek tinsel uygulamalara sahip olsalar da yerleşik topraklarıyla ilgili, seküler biçimli (dünyevi, maddi) geleneksel uygulamalarda bulunmamışlar.

Bu ekinsel, ekme biçmeye dayalı seküler uygulamalar tarih bilimcilere göre ancak Cilalı Taş Devri’nde sistemli (dizgesel) olarak görülebilmektedir. (M.Ö 10.000- 3.000)

Yine çünkü bilimsel son bulgular, insan topluluklarının ilk önce yerleşik bir hayata, ev yaşamına, kapalı bir ortamda -aile düzeninde- yaşamaya başlayıp daha sonra kült (tapım- yüksek bir güce yakarış, metafizik bir arayış) uygulamalarına geçmediklerini söylüyor. İnsan toplulukları “ilk önce yerleşelim sonra ibadet ederiz” tarzı hareket etmemişler aslında. Gezgin, bedevi, yörük atalarımız bile bir yere yerleşmeden önce tapım (kült) uygulamalarında bulunmuşlardır. (Bkz. Göbekli Tepe)

Mesela; Proto Türkler at üstünde gezgin olarak çok hızlı bir şekilde diyardan diyara hareket etmiş olmalarına rağmen kült-tapım-ayin işlemlerine ara vermemişlerdir.

Örneğin: Kafkas dillerinin çoğunde “te”, sonradan Konfüçyüs’ta nötr erdem adıyla anınan “te”, Antik Mısır kökenli The, Dio, Teo kavramından dönüşmüş ön adıl (Zarf); TEO, TEOMAN şeklinde, bir Türk lideri ismi olarak görülebilmektedir.

TEO-MAN= Tanrısal Adam- İnsan (Antik Mısır Horuslarına Benzer) (Teo kelimesiyle işaretlenen kişi bir kült işleminden geçerek bu ismi almıştır)

Uygarlık kavramına gelecek olursak:

Uygarlık, Öztürkçe’de Uygur’lu (Kent yaşamına geçen Türk Devleti; Uygurlular) olmak, yani yerleşik hayata geçip bunu devamlı kılmaya çalışmak olarak kullanılıyor.

Civilisation sözcüğüyle aktarılan Uygarlık kavramı ise Batı Avrupa temelli bir kavram olarak “Civil” halk kavramından ürüyor. Haklaşma anlamında, aslına bakarsanız Batılılaşma, Batı Avrupa halkı gibi olma anlamında. (Diderot- Ansiklopedi)

Arapça Medeniyet kavramı da Medine- Medene- MDN köküyle kentli, ortak bir ülküde buluşmuş insan topluluğu anlamında kullanılıyor. (Medinet’ül Nebi) (İslam dininde buluşanlar= Ümmet) (Teoman da dağınık Türk boylarını bir ülküde toplamıştı.)

Şöyle diyelim o zaman;

Kültür; alışkanlık ve geleneğe dayalı bir birliktelik olduğu için dar alandaki bir insan topluluğundan, uygarlık ise ülkü ve doğal olarak ilkeye bağlı bir birliktelik olduğu için daha geniş bir insan topluluğundan bahsediyor.

Kültür bir insan topluluğunda oluşmuş tinsel bir alışkanlık eylemiyken, uygarlık; ortak bir ilkede birlenmiş tinsel bir topluluk.

Kültürel ortaklık, kan bağı, doğal olarak genetik bilgiye muhtaç bir birlik. (Türk Boyları)

Uygarlık, kan bağı gerektirmeyen bir ülküde (mefkure- ideal) buluşmuşluk. (Birleşen Türk Boyları)

Kültür alışkanlıklara dayalı ve geleneksel uygulamalara, doğmalara sahip. Yeni doğan birey bilinçdışı (bilincinde olmamak) ögeleri sorgulamadan uygulamakta, uygarlık bireyi ise sorgulamadan yana, ülküde birleşmiş, düşünen birey.

Bir önceki yazımızın kavramlarıyla konuşacak olursak, kültür- zanaat ve prattein eylemini, uygarlık ise sanat ve poiein eylemini içinde barındırıyor.

Hepimiz kültürlüyüz, hepimiz kültürlü bir uygarlık içinde yaşıyoruz, lakin hepimiz uygar mıyız şimdi ona bakalım.

HUZURSUZ UYGARLIK

Dananın kuyruğu insan türünün kültürel etkinliklerden (eylem değil) uygarlık eksenine kaymasıyla kopuyor.

Nasıl?

Belirli bir gelenek düzeni, adet ve örf ile yetişmiş genç, kendinden farklı bir kültür ögesi veya bireyiyle karşılaştığında problemler yaşıyor.

Mesela Perslerin- Yunanlar ile karşılaştıklarında (Maraton, Salamis, Termopolis Savaşları) ortaya çıkan bir laf barbar. (Dırdır eden, dediği anlaşılmayan, öteki anlamında)

Barbar insan, cahil, uygarlaşmamış insan deriz ya.

Kültür varlığı birey, kendi yaşama alanının dışındaki olay, durum ve kişileri dışlıyor, ötekileştiriyor.

Bu ötekileştirme aslında dışlanan diğeri için değil, dışlayan birey için büyük bir problem. Çünkü kültürel birey, kendi bilgisi dışındaki olanakları yadsıyarak kendi potansiyelini daraltıyor.

Bunun da getirisi belli:

Gücü yeterse, kendi kültürünü diğer kültüre dayatıp ötekini kendileştiriyor (ekinleştirme) gücü yetmezse patalojik bir takım problem yaşıyor. Çünkü kültür bireyi artık sorgulamadan aldığı gelenek bilgisinin tekliğini sorgulamaya başlıyor,  “neden benim gibi değil”, “neden benim düşüncelerim onlardan farklı” gibi basit ama yakıp- yıkıcı sorular geçiriyor zihninden. Ve bir ayrım yaşanıyor işte: Kişi inançları ve adetleri bir yana, yeni karşılaştığı kültürün yapısı bir yana ayrılıyor, psişik olarak bölünüyor.

Katharsis (Katarsis) kavramı için birinci ön hazırlık bu: Kültür- Uygarlık Çatışması (Sigmund Freud- Uygarlıktaki Huzursuzluk kitabına göz atılabilir.)

Aynı temelli ve en sistemli bölünme örneğini Antik Yunan’da görebiliyoruz. Bir bakalım isterseniz:

Antik Yunan aydınlanma çağında Tanrı- İnsan aristokrat aile bireylerinin adet ve geleneklerini bozmaya çalışan burjuva sınıfı; toplumda büyük bir niteliksel değişim gerçekleşmesini sağlıyor. (Yaklaşık M.Ö 1400.)

Olympos dağında yerleşmiş tanrıların festival ve şölenleri yerine daha halktan, daha aşina, dokunulabilir festivaller düzenlemeye başlıyor burjuva (ticari- tecimsel) sınıfı.

Bunlardan en önemlisi de Di- On- İsius= Dionisos şenlikleri. (The=Tanrı, On= Varlık, İsius= Oğul= Tanrısal Varlığın Oğlu)

Şenlikler eski tanrı- insanların destansı hikayelerinden (epik), bireyin hayattaki yanlızlığını anlatan hikayelere dönüşüveriyor. (dramatik)

Burjuva sınıfının başlattığı ihtilal ile Yunan halkı zihinsel (pşisik) bir ayrıma düşüyor.

Değişken özelliği ile tanınan Yunan halkı, tanrıları ve birbirleri için yaşadıkları homojen ortamlarından maddi kaynak ve bireysel güç için vazgeçmeye başlıyor, heterojen bir hayat tarzı benimsemeye başlıyor.

Acaba tanrı- insanlar dokunulamaz değiller mi?

Uzun zamanlardan beri uyguladığımız alışkanlıklar değişebilir mi?

Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için yaşamıyor muyduk?

Daha dün kendime aitmiş gibi elma kopardığım ağaç, bugün çitlerle çevrili, başkasının malı haline gelmiş, ne yapmalıyım?

İnsanoğlu bilmediği şeyleri kurcalamaya başlıyor bu dönemlerde. Sabah daha erken kalkıyor, daha

dikkatli davranmaya başlıyor, sorgulamadan, düşünmeden hareket etmez oluyor. Daha da bireyleşiyor, sorumluluk almaya başlıyor hayatında.

Burjuva sınıfı yıkmaya çalıştığı aristokrasinin karşısına “demokrasi”yi yerleştirmeye çalışıyor. Otorite boşluğunu maddi kaynağın getirisi güçlerle doldurmaya yelteniyor.

Aristokrasi= Tek güce dayalı yönetim, Demokrasi= Demon (Halka, yoksul halka bağlı yönetim)

Eskiden eşit kaynaklara sahip çiftçiler, artık burjuva büyüklerine yakın olmak ile bazı kapitalisyonlar kazanmaya başlıyorlar.

Onurlu, dürüst çiftçi bu yakınlaşmalardan hoşnut olmuyor tabii. Yakalalık kitabında yazmıyor bu adamın. Geceleri yatamaz oluyor. Ne kadar çalışırsa çalışsın yükselemeyeceğini, daha fazla kazanamayacağını düşünmeye başlıyor. Sinirlenmeye başlıyor, eli ayağı birbirine karışıyor. Aklına daha önce hiç düşünmediği sorular geliyor.

Lakin soru sormak, alışkanlıklarından aniden vazgeçmek, bilindik hayatına radikal kararlarla son vermek her bireyde aynı etkiyi göstermiyor ne yazık ki. Artık karşısında yenilmez Tanrılar değil, kendisi gibi et-kemikten oluşan insanlar var. Neden kendisi gibi adamların koyduğu kurallara uymak zorunda kalsın ki? Tepki verebilmeli, kendisine yapılan haksızlığı düzeltebilmeli. Ancak kimse kimseyi dinlemiyor, maddiyatları para sahiplerini yeni tanrılar haline getirmiş. Olympos Tanrı-İnsanlarını sorgulamak kimsenin aklından geçmezken, yeni tanrılar sorgulandıkları halde güçlerini korumaya devam ediyorlar.

Bu dürüst çiftçim ne yapacak?

Bu sorularla nasıl baş edecek?

Kendi iktidarını mı kurması gerekecek? Kendi gibi olanlarla yeni bir iktidar mı oluşturacak?

Burjuva sınıfı bu tür bir düşüncenin halkta oluşmasını önlemek, oluşsa bile eyleme dönüşmesini kısıtlayabilmek için yeniden gündeme alıyor işte bu Dionisos (Baküs) şenliklerini.

Kapana kısılmış, bastırılmış, kafası karışmış Yunan Halkı bu şenlikte düzenlenen ayinlere katılıyor, rahatlamak, biraz olsun eğlenebilmek için.

Halk çoğaldıkça ve birçok farklı kültür bireyinin şenliklere katılmasıyla tek bir kültürün (İyonya) kavramları kullanılmaya başlanıyor şenliklerde. (Helen Uygarlığı, kozmopolit bir uygarlıktır. Dor, İyonya, Firig, Hitit, Eolya gibi kültürleri içinde barındırır.)

Tüm kültürlerde baş gösteren kültürel farklılıkların ortak bir noktada düzenlenebilmesi için şenlik uygulamaları biçimsel olarak netleştiriliyor, tekleştiriliyor.

Uygulama isimleri ve biçimleri resmileştiriliyor. Önceden tüm halkın katıldığı Ditirambos korosu Airon tarafından elli kişilik profesyonel bir ekibe indirgeniyor. Halk ve ayin insanları birbirinden ayrılıyor bu şekilde.

Halk, ayinlerin (mitos) ritusundan (uygulama biçimleri) haberdar olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrılmış oluyor bu şekilde.

Yani seyirci ve oyuncu, yaratıcı, sanatçı ayrılıyor anlayacağınız.

Bu elli kişi ve sonradan değişen şenlik yapısı artık hüzünlü, dürüst ve haklı çifçimin problemlerini anlatan anlatı yapılarını konu almaya başlıyor. (Airon, Thespis, Aiskhülos, Sofakles, Evrüpides, Aristofanes; Dramatik Temsil)

Çiftçilerin problemlerini kısa bir süreliğine unutturmaya çalışan komedyalar ve kadim bilgelikten beri gelen çatışma yüklü tragedyalar yaratılıyor, halkın arzularına göre. (Komedya= Komazein, kome. Dor kültürü kavramı. Köyden kovulan adamların hikayesi/ Tragedya= Teke, Keçi türküsü. Dionisos kültünün parçası. Sonsuz döngüyü anlatıyor. Dionisos Kranos’un oğlu Zeus tarafından Hera’nın gazabından kurtulması için tekeye dönüştürülüyor.)

İşte önemli nokta:

Komedya yazarları ve oyuncuları, halkı siyasi anlamda sakin tutmaya ve onları kısa süreli rahatlatmaya doğru kaydırıyorlar kendilerini.

Tragedya yazarları eski uygarlık ilkesini devam ettirerek, gerilimli halkın sorunlarını halkın kendisine farkettirmeye devam ediyor, eski tanrı- insanlar yerine sıradan insanları konu almaya başlıyor yapıtlarında.

Daha sonra neler oluyor?

BİR HALK UYANIYOR!

Bütün ayinler, mitoslar, ritusa dayalı eposlar çatışma üzerine kurulmuştur. Birey bu ayine katılınca kendi çelişkisini örneklenmiş olarak verilmiş çatışma üzerinden fark eder ve bu farkındalıkla içgüdülerini de içine alan duygularının latif (ince) hale gelmesini seyreder, gözlemler.

Komedya ya da Tragedya yazarları, temel ritus’u (insan) konu aldıkları tüm eserlerinde halkın üzerindeki gerilimin farkında olmasını ve bu farkındalık vasıtasıyla toplumsal hayatta daha insancıl yaşamasını hedef alırlar.

Gaye; arınma, aydınlanma ve sevgidir.

İşte Antik Yunan Uygarlığına rehberlik etmiş Kadim Bilgelikteki bu arınma aşaması Antik Yunan’da bu şenlikler vasıtasıyla gerçekleşiyordu. Arınma törenleri ve bu eylemler süreci“Katharsis” sözcüğüyle açıklanıyordu.

Peki katarsis nasıl etki ediyordu? Yaratıcı mı, seyirci mi katarsis yaşıyordu?

YÖNETMENİ KATARSİSİ

Bu şenliklerin dönüşüp, gelişerek sinema sanatı içerisinde konumlandığını söylememe gerek yok sanırım. Şimdi biz filmlerde, film izlerken, bu şenliklerin seyirci tarafında bulunan o dürüst çiftçi gibiyiz işte.

Peki yönetmenler, sinema sanatı yaratıcıları nerede?

Onlar da kendi filmleri dışındaki filmleri izleyerek mi katarsislerini gerçekleştiriyorlar?

Seyirciler anlaşıldı ama yönetmenler kim?

Burası da işin garip tarafı:

Antik Yunan Prima Philosophia’sında, yani Kadim Bilgelik uygulamalarında; kişi kendi hakikatini, kendi aczini (yetersizliğini) bulup, olgun insana dönüşünce ne oluyordu?

Bir ağacın altında oturup, kendi güzel hayatını yaşamaya devam mı ediyor, kendi başına yaşadığı bu tinsel mutluluk onun için yeterli mi?

Ne yazık ki. Görev bundan sonra başlıyor aslında.

Buda geleneğinde “Bodhisatva” adlı bir kavram var. Budalar (aydınlanan, olgun insan olan) kişiler kendi “Nirvana”larından vazgeçerek halka iniyorlar, onların dertleri ve mutlulukları ile hemhal oluyorlar.

Ya da filozoflar anlatımlarını en öz haline getirebilmek için küçük yazılar, özet yazılar kaleme alıyorlar.

Bencil bir şekilde köşelerine çekilmiyor bu adamlar, anlayacağınız. Çünkü bu adamlar hakikat mefhumunun (kavram, heros, logos) sürekli sabit tek bir nokta, bir durmuşluk hali olmadığını farkediyorlar.

Merkeze ulaşıyorlar, kendi merkezlerine varıyorlar, lakin vardıklarında çemberin merkezindeki nokta artık yok. Nokta varsa bile izafi olarak başka büyük bir çemberin çeperinde.

Hayata devam ediyorlar, hayata katılıyorlar bildiğiniz. Eskiden de hayattalardı fakat bu sefer farkında olarak yaşıyorlar.

Eeee…

HAKİKATİN SİNEMASI

İşte bu adamların yönetmen olması, sanatçı olması işleri değiştiriyor. Çünkü bu adamlar arınmışlar, kendi başlarına arınmanın yeterli olmadığını anlamışlar ve tüm insanlığın arınma sürecinde yalnızca birer araç olduklarını farketmişler.

Film yapıyorlar, filmi tek bir kültür yapısına göre değil, tüm kültürlerin ortak ülküsü olan “olgun ve özgür” insan yapısını kurmak için, uygarlık adına yapıyorlar.

Kendilerinin bireysel katarsislere ihtiyacı yok, kendileriyle birlikte dönüşecek, arınacak, kendilerine katılacak seyirciler arıyorlar.

İnsanı arıyorlar anlayacağınız, temel ritus’u.

Peki seyirci ne yapıyor? Temel insanı, olgun insanı arayan seyirci buluşuyor bu yönetmenle. Arınma sürecini daha büyük bir ilkeye bağlamış olan seyirci.

O yüzden az izleniyorlar, o yüzden az bulunuyorlar; bu yönetmen sanatçılar. Çünkü o filmlerin derdi ayakkabısını kaybetmiş, ayakkabısını bulmaktan başka bir derdi olmayan insan değil. Ayakkabısını bulduktan sonra halen aramaya devam eden insan. Kendini arayan insan, seyirci.

Şeylerle mutlu olamayan, şeylerin özleri ile ilgili olan insan.

İnsan…

YAZININ KATARSİSİ

Şimdi kendi hakikatinin farkında olan sevgi insanı yönetmen ve kendi hakikatinin farkında olmayan yönetmen ikilisi var karşımızda:

Farkındalıksız, temel ritusa bağlı olmayan filmler yapan, daha önce dediğimiz gibi olgun insan erekli eylemde (poiein) bulunmayan yönetmenin filmleri kişisel çıkarlarına ve doğal olarak kendi kişisel arınmalarına bağlıdır.

Para arıyorsa para için film yapar.

Aşağılık kompleksi olduğunu düşünüyorsa popüler olmak için film yapar. (Erik Erikson Kompleksi)

Kendisi ne tür bir terapiye ihtiyaç duyuyorsa, neden arınmak istiyorsa onun için film yapar. Temel ritus, olgun insan gayesine meyilli filmler yapmadığı için hakikat çemberinin çeperinde (ayrıntı) kalır. Çemberin bir merkezi olduğundan habersizdir.

Can konağını aramadaysan, cansın;

Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin,

Bir damla su arıyorsan susun,

Zulmün peşindeysen zalimsin,

Aşkı arıyorsan aşıksın,

Gönlün neye kapılmışsa O’sun sen.

Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir: Neyi arıyorsan O’sun sen.

Mevlana

Eğer gayesi olgun insan olmak olan bir yönetmense, yaptığı filmler kişisel dönüşümler halini alır ve kendisiyle birlikte aynı hal durumunda takılmış kalmış seyircisini de merkeze doğru yönlendirir. (Tarkovski)

Eğer gayesi, ilkesi var, ama bu olgun insan olmak gayesi (temel ritus) değil ise, o zaman arınmaları bittiğinde film yapmayı bırakır. Çünkü tüm ilkeler iyi ideasında (Platon)(lahut aleminde- tasavvuf) birleşir. (Bela Tarr)

Bu durumda yazımızın odak noktası şunlar olmaktadır:

  • Kültür bireyinin başka bir kültür bireyiyle karşılaşması çatışma doğurur.
  • Arınma süreci, kültürel sıkışmışlık durumundan (çatışmaların çözümü) uygarlık alanına geçmek için gereklidir.
  • İfade özgürlüğünün halkın elinden alınması çelişkili bireyler oluşturur. (Çelişki birey; Karakter, Ethos)
  • Bireylerin çelişkilerini ve getirisi çatışmalarını çözümlemeleri için eylemde (poiein- gayeli eylem) bulunmaları gerekmektedir.
  • İdeal sinema, her sanat gibi temel gaye olarak bireyin duygusal olarak arınmasını, incelmiş duygularla yaşamını idame edebilmesini hedef alır.
  • İdeal sinema filmi, kültürel farklılıkları bağdaştırmak için, evrensel ögelerden (uygarlık) yararlanır.
  • İdeal sinema filmi, uygarlık alanına geçmek isteyen seyircinin kültürel (tinsel) alışkanlıklarını dışlamaz, onları bağdaştırır, bu yüzden Kült (Tapım, Mimetik Büyü Temsili) kavramı temellidir.
  • İdeal sinema filmi, kültür kavramının gerçek (reel, realis) varlık düzlemindeki bir örneğini anlatıyor olsa da temel gayesi tinsel, düşünsel (kültsel) olanı imlemektir.
  • İdeal sinema filminin en basit amacı yönetmenin arınmasının (kusma anlamında katarsis) amacı olmak, en yüce amacı olgun insan olma gayesindeki seyircinin arınmasının aracı olmaktır.
  • Arınma aşaması tamamlanmış, duygu- duyum (sensatio) inceliği yakalamış yönetmen; kendi bireysel katarsisi için değil, tüm insanlığın (uygarlık) katarsisi için temel ritusa (olgun- özgür- kamil insan, logos, aklın aklı) bağlı olarak filmler yapar. (Saltık İlkesi İnsan Olan Sinema)

Şimdiye kadar ki üç yazımızın temelinde dördüncü yazımızla devam edeceğiz…

26.08.2013

Mehmet Emin YILDIRIM

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.